ADEM FATİH KILIÇ İLE ŞİİR

"Şairlik biraz da aylaklıktır; dünyaya fazlaca kanan birinin şiirle ne işi olsun?"

ŞİİR

mete karaoğlu

5/17/20267 min read

I. Bölüm:

Mete Karaoğlu: Şiirle geçen ya da geçecek yılları düşündüğünüzde; zamanın dize üzerindeki bu akışı sizde nasıl bir duygu bırakıyor? Kendi şiir serüveninizi bir ses inşası olarak tanımlarsanız, şu an hangi duraktasınız?

Adem Fatih Kılıç: Zamanın dize üzerindeki akışı, ne büyülü cümle bu. Galiba biraz bu sorundan kendi payıma düşenle ilerleyeceğim. Zaman ve dizeyi, yıllardır belirli bir ilişki içinde olduğum dizeler üzerinden tartmak, daha sahici olabilir. ‘Ben’ yolda değişirken, dizenin yolu da değişir elbette, yerinde kalmaz, zamanla ona farklı noktalardan bakarız, bazen kendi eskiliğimizi buluruz dizede, bazen onun yeniliğiyle yüzleşiriz. Zaman ne bizi, ne dizeyi; bulduğumuz yerde bırakmaz. Kendi şiir serüvenime gelecek olursam, ben ritim delisiyim, takıntılarım üzerinden kuruyorum şiirimi, şiirin de bir noktada takıntıyla büyüdüğünü biliyorum. Bazen bilinç dahilinde, bazen bilinç dışı, ben bazı harflere takılı kalıyorum yazdığım şiirlerde ve onlarda inşaa ediyorum sesi, yankıyı, gürültüyü.

Mete Karaoğlu: Türkiye’deki güncel şiir iklimini ve kuşakları gözlemlediğinizde; sizin şiir anlayışınızı besleyen veya sizi "başka bir dil" kurmaya zorlayan temel tıkanıklıklar nelerdir? Kendi sesinizi bulma yolunda, sizi gelenekle çarpıştıran veya ona sığındıran o kırılma anlarından bahseder misiniz?

Adem Fatih Kılıç: Büyük şairlerle ilk tanıştığınız anlar çok zordur. İnsan ister istemez varlığı gereği bir rekabetin içine doğar, biraz da hırsınıza yenik düşmeye hazırsanız, en iyisi olmak istersiniz. Bunun bilgeliğin aksi tarafında durduğunu düşünürüm. Bilge olan, yalnız kendiyle yarışır(Bilge değilim tabii). Yine de o sarsıcı muhteşem şiir yüzleşmelerinden sonra, eve dönüp kendi sesinizle yazmak zorundasınız. Komşunun kazı kazdır, siz tavuğunuzu kaz yapmaya zorlamamalısınız. Şiir, kendinden öncekini yıkarak ilerler, düzen böyledir. İlk gençlikte tamamen yeraltı işlerinden etkilenirdim, sonra 80 sonrası beni içine çekti, 2000 şiirinin içine de düştüm. Halk şiiri, divan şiirinden de daha sonradan övünç duydum, selam gönderdim. Bu tıkanıklığı hissetmiyorum artık, tüm şiir tarihinin ve elbette yeni şiirin arasında gezintiler yapıyorum. İlk gençlikte geleneğin zıttında durmak, yeniye odaklanmak isterdim. Artık gelenekten kopmadan de yeniyi yaratmanın mümkün olduğuna inanıyorum, orayla bağlanılı olmayı. Karacaoğlan’dan, Yunus Emre’den, Pir Sultan Abdal’dan, Nesimi’den kopmak, aile evinden bir hışımla kaçmak isteyen ergenlik sonrası dönemi anımsatıyor ilk gençlikte. Büyüdük ve ailemizle barıştık, orada büyük öğretiler var.

Mete Karaoğlu: Bir sanatçı olarak, kelimelerin bu kadar hızlı tüketildiği ve anlamın gürültüye kurban gittiği bir çağda şiir yazmayı nasıl gerekçelendiriyorsunuz? İçinde bulunduğumuz bu hıza, şiirin o yoğun ve duru yürüyüşüyle nasıl cevap veriyorsunuz?

Adem Fatih Kılıç: Zamanı şiirle durdurduğuma inanıyorum. En azından kendi adıma buna inanıyorum(kimse şiirlerimde durmak zorunda hissetmesin). Ben anlamdan kaçmak isteyen herkesin, çağ fark etmeksizin bunu yapabileceğine inanıyorum. Şiir azınlığın alanıdır, hep böyledir, şairler de şiir okuru da akıntıya karşı kürek çeken bir azınlığı temsil eder. Şiirin de yer yer bu hızda var olduğuna, ayak uydurduğuna inanıyorum(örn. dijital işler, deneysel işler). Kendi adıma zamanı yavaşlatmasını seviyorum şiirin, aynı zamanda kanı hızlandırmasını. Durmak isteyenler dursun, kimseyi zorlamayalım, şiir durup ince şeyler düşünenlerin kalabilir. Çığ gibi büyüyen bir şiir okuru kitlesi can sıkıcı olurdu. Durmak, durmak isteyenlerle yola devam etmeyi tercih ederim. Yanılsamalarla dolu bu dünya hayatı içinde, şiire katılmak herkesin harcı olmayıversin.

Mete Karaoğlu: Şiir, bir yazan ve bir okuyan arasındaki o sessiz anlaşmayla tamamlanır. Yazarken, o görünmez "okur" figürü masanızda ne kadar yer kaplıyor? Dizelerinizin mahremiyeti ile şiirin kamusallaşması arasındaki o gerilimi nasıl yönetiyorsunuz?

Adem Fatih Kılıç: Doğruyu söylemek gerekirse, okurun beğenisinden ziyade şairlerin beğenisi önemlidir benim için. Okur görece daha yüzeysel yaklaşabilir, gündelik kaygılarına ses olan sese yoğunlaşabilir, oraya iştirak etmek isteyebilir. Marangoz ustası olduğunuzu düşünün, yarattığınız sehpayı müşteriniz övse bi marangozluğunuz yücelir, iyi bir marangoz övse mi. o yüzden okurun gelip geçici olduğunu ve iyi şiirin de okurunu bulabileceğine inanıyorum. İlkgençlikteki çok okunma arzusu artık kalmadı diyebilirim, yarattığımız ve aynı rüzgara karşı direndiğimiz azınlıkla keyifliyim. Büyük hırslarımı yenmeyi her gün baştan deniyorum, galiba artık daha başarılıyım. Yaşamımızın çağ gereği yeterince kamusallaştığını düşünüyorum, olduğumuz yerler, yarattığımız algılar, çizdiğimiz resimler, o tuhaf personalarımız. Dünyada bizim kuşağımızdan itibaren sağlıklı çok insan kaldığını düşünüyorum. Dizenin mahremiyetini korurum, şiir pornografik değil, erotik olmalıdır çünkü. Şiiri bir anlatıya dönüştürmek istemiyorum, propaganda aracına da. Şiir göstersin istemiyorum, işaret etmesi kıymetli yapar onu. Bazen tabii birilerine bir şey söylemek istediğimde, sadece onların anlayacağı şekilde üzerlerini örtüyorum dizelerimin. Bundan okur ne çıkarabilir? Ne hissederse onu. Şiir anlamak için okunmaz, hissedilmek için okunur.

Mete Karaoğlu: Bu coğrafyadaki “Şiir eleştirisi ve Poetika” kültürü üzerine konuşalım. Sadece dil işçiliğine veya biçimsel ustalığa sahip olmanın, bir metni "şiir" kılmaya yettiğine dair bir eğilim var. Sizce bir şiirin mimarisi, teknik bir becerinin uzantısı mıdır; yoksa o tekniği de aşan, başka bir "dünya ağrısı" ve duyuş biçimi mi gerektirir?

Adem Fatih Kılıç: Şiir yazan herkesin şiirin ne olduğu üzerine elbette düşünmesi taraftarıyım lakin iyi şiir eleştirmenlerine baktığımda da aynı oranda güçlü bir şiir göremediğimi belirtmek zorundayım. İsim vererek buradan bir dedikodu yaratmak istemiyorum elbette ama gözlemlediğim kadarıyla bir şeyin mutfağında çok gezinmek, salonda elinizi ayağınızı birbirine dolaştırabiliyor. Bu yüzden iyi eleştirmen iyi şair olmayabilir ama iyi şair şiir üzerine yazdıklarından daha fazla düşünmelidir. Dünya ağrısı olmazsa olmaz ama sadece dünya ağrısıyla da şiir olmaz.

Mete Karaoğlu: Bir şiirin gerçekten "var olabilmesi" okurun ruhunda bir sarsıntı yaratabilmesi için şairin cebinde taşıması gereken o tekil hakikat sizce nedir?

Adem Fatih Kılıç: Okurun ruhu sıkıntılarla doluysa şairin pek gayrete ihtiyacı yoktur. Yenilmeye hazır birini kolay yenersiniz. Şairin cebinde taşıması gereken hakikat ise görülmeyen yerlerde gezerek, duyulmayan sesleri dinleyerek, gidilmeyen yerlerde var olarak, dünyayı görece uzaklardan izleyerek, insanı, doğayı, ilhama konu olan her şeyi cebinde taşıyarak gezinmesidir. Şairlik biraz da aylaklıktır, tabii bu şiirin bencesi. Dünyaya fazlaca kanan birinin şiirle ne işi olsun?

II. Bölüm:

Mete Karaoğlu: Hafızanızın bir köşesinde daima taze kalan, sizi ilk kez "kelimelerin büyüsüyle" tanıştıran veya sizi şiire mahkûm eden o anı/imgeyi bizimle paylaşır mısınız?

Adem Fatih Kılıç: Her şey ablamın, ben dördüncü sınıftayken okuldan bir arkadaşından getirdiği ceza albümüyle başladı. İlk dörtlüklerimi o vesileyle yazdım(bunun rap olduğuna inanarak). Ciddi anlamda söylemek gerekirse de 8. sınıfta ablamın bana verdiği bir küçük iskender kitabı siparişiyle başladı diyebilirim. ‘’Karanlıkta Herkes Biraz Zencidir’’ kitabından sonra böyle şeyler de yazılabildiğine kani oldum, metne bakışım böyle değişti ve sonra sık ve düzenli olarak yazdım. O kitap beni sahici sarsmıştı.

Mete Karaoğlu: Okuduğunuz an sizde bir kırılma yaratan, dünyaya ve dile bakışınızı temelden değiştiren o “tek” şiir ya da dosya hangisidir?

Adem Fatih Kılıç: Bu soruya cevap vermek zor. Dönem dönem yastığımın dibinden ayırmadığım şairler oldu. Bazı dizelerden sonra(evde kimse yoksa) uzun koridordan salonumuzda dizlerimin üzerinde kayarak gol sevinci yapardım. Lise yıllarımda kesinlikle küçük iskender’in şiirleri böyleydi, tek bir dosya adı vererek haksızlık etmek istemem. Ardından ahmet erhan, ilhan berk, ismet özel, baudelaire. Ben hep vahşeti çağıran şairleri sevdim. Yine de okuduğumu anladığımı belli etmek isterim……. Erbain diyelim. Burada Gömülüdür, hatta İlhan Berk - Güzel Irmak da olabilir. (üzgünüm)

Mete Karaoğlu: Zihninizde yeni dehlizler açan, dilin imkânlarını kullanışıyla sizi her seferinde hayrete düşüren ve başucunuzdan ayırmadığınız o vazgeçilmez şair/metin hangisidir?

Adem Fatih Kılıç: Dönem dönem bu değişir. Son zamanlarda kesinlikle Seyhan Erözçelik diyebilirim, sık sık okuyorum, üzerine düşünüyorum, hissetmeye çalışıyorum. Bir önceki soruda saydığım şairlerde de olduğu gibi.

Mete Karaoğlu: Son olarak; hem kendinize sorduğunuz hem de çağdaşınız olan şairlere, okurlara ve gelecekte dizelerinizle buluşacak olan o meçhul okura bırakmak istediğiniz bir soru var mı?

Adem Fatih Kılıç: Bir avuç olduğumuzu unutma, yine de birbirimizle paylaştık, kıymetli olan da buydu. Seslerimizin buluştuğu yerler kıymetli, acılarımızın mekanları oldu metinlerimiz, dinlenme tesisleri, yutkunma ardı tebessümü. İyi ki hep beraber yaşadık ve aynı sıkıntıları duyduk yoksa yaşam çok feci olabilirdi. Seni seviyorum, umarım bolca hikayen olur ve gözlerinde muhteşem sahnelerle ayrılırsın buradan.

KİTAPARI:
Tetik Telaşı