“Annemin Uyurgezer Geceleri” Üzerine

Ayfer Tunç'un Annemin Uyurgezer Geceleri üzerine bir tavsiye yazısı. D

Dilan Özdemir

12/16/20256 min read

“Annemin Uyurgezer Geceleri” Üzerine

Ayfer Tunç’un son çıkan romanı “Annemin Uyurgezer Geceleri” dört kuşak kadın üzerinden anlatılan bir kadınlık hikâyesi. Yani kitap üzerine yapılan yorumların çoğu bunu söylüyor. Ben sadece kadınlık hikâyesi üzerinden mi okudum? Hayır. Benim gibi düşünenlerin de azınlık olmadığı malum gerçi.

Anlatılanları, annesi Ayhan Hanım’ın uyurgezer olduğunu fark ettiği ilk gece kendine ve geçmişine dair bildiklerini sorgulamasıyla biçimlendiren başkarakter Şehnaz’ın ağzından okuyoruz. Şehnaz’ın bir diğer mühim meselesi de ömrünün neredeyse tamamını evli ve kendinden yaşça büyük olan hocasına duyduğu aşk.

Romanı kadınlık hikâyesi, Türkiye’de kadın olmak açısından okursak Şehnaz’ı, annesi Ayhan Hanım’ı, onun annesi Şehbal’i, Şehbal’in annesi Esme’yi merkeze alarak okumak yeterli olacaktır belki. Bu dört kuşak kadının en büyük ortak noktası hayatlarındaki erkeklerin eksikliği ve buna rağmen hem evvel varlıklarının hem sonradan yaşadıkları yoklukların hayatlarını nasıl derinden etkilemiş olduğu. Besleme kavramı, ekonomik bağımsızlığın kadınlara sağladığı güven, yanında erkeği olan bir kadının ev içinde yaşadığına bakılmaksızın dışarıdan “sahipli” ve korunaklı görünüşü, bazen evde erkek olsa da dışarının kirinden kurtulamayışı hikâyeyi geliştiren temalar.

Yalnız bu yönden okumak arka planda gelişen daha birçok temayı göz ardı etmek olur ne var ki. Özellikle yazarın sosyolojiyi romanlarında bir kolon göreviyle kullandığını bilen okuyucuya bu kesinlikle yetmeyecektir. Annemin Uyurgezer Geceleri, aynı zamanda bir iktidar, toplumsal ve bireysel hafıza, hem romantik hem diğer sosyal ilişkiler, akademi hayatı, Türkiye geçmişi gibi birçok konuyu da açıktan açığa işliyor. Hal böyleyken tek bir bakışla okumak pek verimli olmayacak.

Ben en önemli hususun iktidar meselesi olduğunu düşünüyorum. Erkeklerin kadınlar üzerindeki iktidarını yorumlamak zor değil elbet. Esme’den başlayan bu meselenin gözünü hocasına duyduğu hayranlığın bürüdüğü Şehnaz’ın omuzlarındaki E. iktidarına dek sürdüğü bariz ortada. Ama kadınlar arasındaki iktidar savaşını da görmek lazım. Çocukken annelerinin peşinden sürüklenen Şehbal ve Ayhan, anneleri elden ayaktan düştüğünde rolleri değiştiriyor ve gücü ele alıyor. Bakım vermenin dışında ellerinde topladıkları bu güç, özellikle Ayhan’ın uyurgezer gecelerinden birinde annesi yüzünden kaybettiklerine dair haykırdıklarında kendini gösteriyor. Aynı zamanda Şehnaz’ın da annesi kendinde değilken öğrenmek istediği geçmişi uğruna onu zorlamasında bir güç gösterisi görebiliyoruz. Bunun haricinde E.’nin Şehnaz ve Eyşan üzerindeki, hatta Eyşan’ın da Şehnaz ve E. üzerindeki iktidarı okuyoruz. İktidar değişikliğini Şehnaz’ın ilişkisinde de görüyoruz: İlişkinin başında Şehnaz’ın onsuz yapamayacağına dair olan inancı yüzünden E.’ye atadığı güç (“Aşağılayıcıydı, aşağılayıcı olması evlenmeyi başaramamış, erkeğin asli karısı olamamış olmaktan değil, erkeğe bu üstün konumu bizzat kendi eliyle vermiş olmaktan kaynaklanıyordu.”), E.’nin gelmesinden korktuğu yaşlılık zamanı yaklaştıkça ise rollerin değişmesi ve Şehnaz’ın ipleri ele almasına tanık oluyoruz. Akademideki güç gösterilerini izliyoruz. Ekonomi ve sermayeye, siyasete dair yazılanları okudukça piyasa iktidarını gözlemliyoruz. Her şey bir alma-verme dengesi üzerinde oynuyor sanki. Sırrı olan iktidarı elinde tutuyor. Sırlar çözüldükçe roller değişiyor. İktidarı öfke kontrol ediyor.

Bellek meselesi sanıyorum Ayfer Tunç’un yazarlığında önemli bir yerde. Romanlarında yalnız bireysel hafızayı değil toplumsal hafızayı da canlı bir organizma gibi izliyoruz. Burada da odak noktası yalnız Şehnaz’ın yaşamı değil, onu ve diğerlerini şekillendiren toplumsal hayat da aynı zamanda. Okurken zaman zaman yazarın her konuya el atmak, aklına gelen her şey hakkında bir şey söylemek hevesi taşıdığını hissettim ve bunun romanı dağıttığını düşündüm. Siyasi gündem, solculuk, işkenceler, Kürtler, Alevi bir arkadaş ve maruz kaldıkları, milliyetçilik, sınıf farkı, eğitim sorunları… Zaten arka planda sürekli işleyen bir bilinç ve merak ettiğimiz bir, hatta iki geçmiş var. Yoğun, saplantılı bir aşk ilişkisini takip ediyoruz. Tüm bunlar okumayı güçleştiriyor mu? Bence hayır. Akıcı ve okuması kolay bir metin ama her şeyin kısaca bahsedilip geçilmesi bütünlüğe zarar verdi mi? Sanki. Yine de Şehnaz’ın hikâyesinin bir Türkiye panoraması olmadan yeterince gerçekçi verilemeyeceği düşünülmüş olsa gerek.

Ayrıca okurken Şehnaz’ın kendisinin de bir Türkiye temsili olduğunu düşünmedim değil. Ondan ısrarla saklanan, sırlarla dolu bir geçmiş ve ondan aktarılan travmalar, bir erke muhtaç olması ve ondan gördüğü eksiklik ve eziklik hissine rağmen gölgesinin altında hissettiği sahte, ikircikli güven hissi, varlığını sezdiği şeyleri gittiği yere kadar görmezden gelmenin onu normal kılacağını bilmesi ama bir yerde patlayacağı hepimizce tahmin edilen isyan ve bilincinin tüm bunlara karşı bir unutamama hastalığı ile tepki vermesi. Geçmişini bilmeyen Şehnaz’ın hiçbir şeyi unutamama durumu, bunu hasıraltı etmesine rağmen, sessiz bir başkaldırı gibi geldi bana. İnsanın bildiği ve bilmediği tarihinin vicdanını hiçbir şey yapamasa da en azından hatırında tutarak taşıması. Şehnaz’ın hikâyesi bile tek başına bir Türkiye örneği olabilir belki.

Romanın en önemli konularından biri elbet Şehnaz ve E. arasındaki aşk ilişkisi. Kadın-erkek ilişkilerine dair bilmediğimiz şeyler okumuyoruz aslında. Narsisist bir adam, kendini onunla var eden bir kadın, bunlara nedense ses çıkarmayan bir eş. Klasik bir aşk üçgeni, klasik bir kopamama hikâyesi. Sonunda yalnızlıktan bunca korkan E.’nin yalnız öleceği ve Şehnaz’ın bu aşk hikâyesinin bir yerinde mutlaka ipleri eline alacağı bile çok tahmin edilebilirdi. Benim bu ilişkiyi gerçeğe yakın bulmamı sağlayan, böylece beni etkileyen, iki şey oldu: Birincisi Şehnaz’ı E.’ye bağlayan şeylerin büyük ihtiyaçlardan ziyade çok insani hislere duyduğu hasret olmasıydı. Şehnaz, etrafındaki insanların zannettiği gibi E.’nin parasından, mevkisinden yararlanmak niyetinde değildi. Buna dair bir şey okumadık. Aslolan bu değildi en azından. Örneğin şu kısımda Şehnaz’ın ne kadar doğal bir yakınlığa teslim olduğunu görebiliyoruz:

“(…) E.’nin annemin yemeklerini övmelere doyamadığını; anneme yemeklerini överken elini enseme koyduğunu;
saçlarımın diplerini usul usul okşadığını;
çok mutlu olduğumu, bunun çok aptalca bir mutluluk olduğunu; (…)”

Etkilendiğim diğer şeyse Şehnaz’ın ilişkisini fark ettiği tüm yanlışlara rağmen bunca sahiplenmesi, bize yine olsa yine yapacağı hissi vermesiydi. Bunu bir erkek yazsaydı nasıl yazardı diye düşünmedim değil. Kadınların çok iyi hissedebileceği, anlamlandırabileceği bir şey bu. “En azından bana dolu dolu yaşadığımı hissettirdi,” dedirten o duygu. Kadınları ya sadece yetersizlikleri ya da sadece kutsallıklarıyla yazan yazarların aksine Ayfer Tunç, burada gerçek bir kadın yaratmış. Sevilmeye, temasa, görülmeye muhtaç kadınları yalnız aymazlıkla, akılsızlıkla suçlayarak değil; onların tanımadıkları tarihlerinden bile etkilenerek ihtiyaçlarının kucağına gitmek arzularını anlayarak okumak.

Bu ilişkide E.’ye bir isim vermemek de çok yerinde olmuş. Böylece bir karakterden ziyade bir tip yaratmış Ayfer Tunç. Bir isimle okuyup yaşattıklarını ve yaşadıklarını belli bir roman kahramanına atfetmektense onu bir “Erkek” olarak okuduk ve kendi yaşamlarımızdaki yansımalarını gördük.

Birçok açıdan okuyabileceğimiz ama her şeyin ardından bir suyun akışına kapılmış gibi gideceğimiz güzel bir roman ortaya koymuş Ayfer Tunç. Artısıyla, eksisiyle işte böyle okudum ben de.

Dilan Özdemir