EBRU ÖZDEN İLE RÖPORTAJ

"Tanrıyla konuşurken ya da ona yakarırken nasıl samimiysek, şiirde de öyle olmalıyız. Çünkü o yapmacıklığı kaldırmaz. Kurgu da olsa onda bir ilahi saflık var. Dua diliyle aynı aslında şiirin dili."

ŞİİR

mete karaoğlu

4/30/20264 min read

Mete Karaoğlu: Şiirle geçen ya da geçecek yılları düşündüğünüzde; zamanın dize üzerindeki bu akışı sizde nasıl bir duygu bırakıyor? Kendi şiir serüveninizi bir ses inşası olarak tanımlarsanız, şu an hangi duraktasınız?

Ebru Özden: İnsan kendine yabancılaştığı gibi geçmişte yazdığı şiire de yanabcılaşabiliyor. Gittikçe azalıyor, her şey gibi kullanılan sözcükler de azalıyor. Ve yaş ilerledikçe bende her şeyin ilk anı değerli olmaya başladı. İlk duyduğum şiir bir ağıttı, daha öz. Daha az ve samimi olanı yazmak istiyorum.

İmge durağının birkaç adım ilerisindeyim. Taklitle başladım, anlatmakla ve kalıpları denemekle öğrendim, imgeyle özgürleştiğimi düşünüyorum ve şimdi açıkçası kullandığım imge bana biraz fazla gelmeye başladı. Tamamen örtmeye gerek yok durağındayım.

Mete Karaoğlu: Türkiye’deki güncel şiir iklimini ve kuşakları gözlemlediğinizde; sizin şiir anlayışınızı besleyen veya sizi "başka bir dil" kurmaya zorlayan temel tıkanıklıklar nelerdir? Kendi sesinizi bulma yolunda, sizi gelenekle çarpıştıran veya ona sığındıran o kırılma anlarından bahseder misiniz?

Ebru Özden: Şiir anlayışım, iyi dizenin peşinde olmak. Şimdi güncel şiire bakınca, bütün bir şiir olarak beğendiğim şiir yok gibi. Dize arıyorum. Dilin sınırsız imkânının farkında olmak gerekiyor. Tıkanıklık bu biraz. Samimiyet yok. Yazarken samimi olmayacaksa insan ne zaman olacak ki? Kendilik, neliğini bilme ve bundan beslenme artık büyük eksik. Geleneğe, geniş coğrafyaya yayılan bir kültüre, binbir sese söze sığındığım çoğu şiirimden belli olur. Üç konu var toprağımda: bir ayrılık, bir yoksulluk bir ölüm. Aşkı da ayrılığa sayalım. Aşkta da insan kendinden ayrılır çünkü. Bunları en güzel nasıl söylerim, benden öncekiler nasıl söylemiş arayışı kırılmamdır.

Mete Karaoğlu: Bir sanatçı olarak, kelimelerin bu kadar hızlı tüketildiği ve anlamın gürültüye kurban gittiği bir çağda şiir yazmayı nasıl gerekçelendiriyorsunuz? İçinde bulunduğumuz bu hıza, şiirin o yoğun ve duru yürüyüşüyle nasıl cevap veriyorsunuz?

Ebru Özden:Bir gerekçem yok, şiiri anlam aramanın yeri ya da yaratmanın yeri olarak görmüyorum. Ses yaratmak amacım. İç sesimle okuduğumda istiyorum ki bir an denizin altında gözlerimi kulaklarımı tuzlu sular doldurmuş da bütün ses yok olmuş gibi bir sessizlik oluşsun. Anın aslında hissedilebilecek kadar uzun olabileceğini gösteriyor bazen.

Mete Karaoğlu: Şiir, bir yazan ve bir okuyan arasındaki o sessiz anlaşmayla tamamlanır. Yazarken, o görünmez "okur" figürü masanızda ne kadar yer kaplıyor? Dizelerinizin mahremiyeti ile şiirin kamusallaşması arasındaki o gerilimi nasıl yönetiyorsunuz?

Ebru Özden: Çok zor bir şiir okuruyum, yazdıklarımı kendim sevmek zorundayım. Başka bir okuru düşünmüyorum, yazan ve okuyan olarak benimle benim aramda. Mahremiyetimi de yalnız ben çözebilirim gibi geliyor. Ayrıca, amaç anlam olmayınca birçok farklı şekilde yorumlandığı oluyor. Mahremiyetin sergilenmesi mümkün mü? Bazen çırılçıplak bir heykelin vücuduna değil gözlerine bakıyoruz. Heykeltıraşın kıvrımları nasıl yaptığını düşünüyoruz. Görünen, gösterilmek istenen mi acaba?

Mete Karaoğlu: Bu coğrafyadaki “Şiir eleştirisi ve Poetika” kültürü üzerine konuşalım. Sadece dil işçiliğine veya biçimsel ustalığa sahip olmanın, bir metni "şiir" kılmaya yettiğine dair bir eğilim var. Sizce bir şiirin mimarisi, teknik bir becerinin uzantısı mıdır; yoksa o tekniği de aşan, başka bir "dünya ağrısı" ve duyuş biçimi mi gerektirir?

Ebru Özden: Yalnız duyuş ya da yalnız inşa şiiri şiir yapmaya yetmiyor. Her ikisini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Belli bir kalıbı bir şeylerle doldurup biçim vermek zor değil. Sınırlar belli zaten. Önemli olan o sınırlar tutulmadan yaptığının ne olduğunun belli olması. Bunda da birikim şart, biçim bilmek gerek, dili bilmek gerek ve dünya ağrısı dediğiniz, benim cehennemin içimdeki yeri dediğim bir duyuş gerek. Kışkırması lazım insanın ilgisinin. Yetenek denen budur bence. Yalnız yetenekle de iki üç güzel şiir çıkar sonra tıkanır. Beslemek zorundayız birini diğeriyle.

Mete Karaoğlu: Bir şiirin gerçekten "var olabilmesi" okurun ruhunda bir sarsıntı yaratabilmesi için şairin cebinde taşıması gereken o tekil hakikat sizce nedir?

Ebru Özden: Tanrıyla konuşurken ya da ona yakarırken nasıl samimiysek, şiirde de öyle olmalıyız. Çünkü o yapmacıklığı kaldırmaz. Kurgu da olsa onda bir ilahi saflık var. Dua diliyle aynı aslında şiirin dili.

II. Bölüm: (İz)

Mete Karaoğlu: Hafızanızın bir köşesinde daima taze kalan, sizi ilk kez "kelimelerin büyüsüyle" tanıştıran veya sizi şiire mahkûm eden o anı/imgeyi bizimle paylaşır mısınız?

Ebru Özden: Gece kapıda uyuyan köpekle uyuyup uyandığımda beni kimsenin arayıp sormayışı, merak etmeyişi, lacivert gökyüzü altında kocaman köpekle ısınmış olmam, onun bana ninni söyleyip uyuttuğunu iddia etmem başlangıç. Sonra ne yazık ki o köpeğe ağıt yakacağım, ağıtın ne olduğunu bilmeden. Beni şiire mahkûm eden ağıtlardır.

Mete Karaoğlu: Okuduğunuz an sizde bir kırılma yaratan, dünyaya ve dile bakışınızı temelden değiştiren o “tek” şiir ya da dosya hangisidir?

Ebru Özden: “Cem Gibi” şiiri. Bu şiire kadar kendime hep yer aradım. Bununla buldum.

Mete Karaoğlu: Zihninizde yeni dehlizler açan, dilin imkânlarını kullanışıyla sizi her seferinde hayrete düşüren ve başucunuzdan ayırmadığınız o vazgeçilmez şair/metin hangisidir?

Ebru Özden: Çok var ama sesimi bulmada faydası olan şairleri anmak isterim. 14’ümden beri okuduğum Hilmi Yavuz, Tuğrul Tanyol, Nazım Hikmet. Ruh halime göre değişen bir edebiyat zevkim olsa da bu isimleri saymaktan vazgeçmem. Çağımdan da “Bana Hevesli” bir uzvum oldu diyebilirim.

Mete Karaoğlu:Son olarak; hem kendinize sorduğunuz hem de çağdaşınız olan şairlere, okurlara ve gelecekte dizelerinizle buluşacak olan o meçhul okura bırakmak istediğiniz bir soru var mı?

Ebru Özden: Diliniz birden yok olsa, birden her şeyi unutsanız, yine bunu unutmam dediğiniz sözcük var mı?