ERSİN KARTAL İLE ŞİİR

Dünyada çürü(ye)meyecek üç beş kelimeden birisidir “şiir”.

ŞİİR

mete karaoğlu

6/9/20269 min read

Mete Karaoğlu: Şiirle geçen ya da geçecek yılları düşündüğünüzde; zamanın dize üzerindeki bu akışı sizde nasıl bir duygu bırakıyor? Kendi şiir serüveninizi bir ses inşası olarak tanımlarsanız, şu an hangi duraktasınız?

Ersin Kartal: Sevgili Mete, bu güzel sorular için çok teşekkür ederim.

Şiirde geçecek yıllar ve şiir ile geçecek yıllar konusunda, şiire ilk rastladığım zamanlardan beri oldukça sık düşünüyorum. Çünkü şiir ve zaman konusunun birbirinden ayrı düşünülebilmesi söz konusu değil bana göre de. Sevdiğimiz şiirlerin hemen hepsi zamanı aşarak (üstelik kendi zamanını aşarak) dil ve ses yoluyla bize kendisini dayatan şiirlerdir. Bunun nasıl mümkün olduğuna baktığımda benim anladığım en etkili faktör ise “ses”.

Şiire ilk başladığımda ben de herkes gibi uyak, kafiye kovalayarak ve okuyanın üzerinde bi sihir bırakması umuduyla “şovmenlik” sergilemeye çalıştığım aşırı kötü “şiirler” yazdım. Anlamı ve kurguyu (kaburgayı/iskeleti) sese feda ederek yazıyordum. Parlak sesler parlak dizeler ve söyleyişler peşinde koşan numaracı bir velet denebilirdi o zamanki bana. Ama bugün beğenilir ya da kabul edilir olmasının dışında yine şiirim için sese dayanan ve yer yer anlamın kafasını sesin kolları altında ezdiğim bi şiirden de söz edebilirim.

Çünkü benim şiirden anladığım ilk şey, ses ve kaburga. Kaburgadan kastım da yine beni dönüp dolaştırıp sese dayanan bi açıklamaya götürecek kısır bir döngünün ilk kelimesi olacaktır sanırım. İsmet Özel’in dediğine bu anlamda katılmamak şiirden korkmaz birinin tavrı olur bence. “Bir şiir yüksek sesle okunamıyorsa birçok şeyi feda etmiş demektir, şiir olma özelliği bakımından.”

Ayrıca ses inşasından kastınız eğer kendi sesini bulmak konusuysa da kendi şiir sesimi bulmam konusunda bana ben dahil hiç kimse yardımcı olamaz. Yazabildiğim şiirden uzaklaşan bi tavrım var şiir konusunda. İlk kitabımdan sonra oradaki şiiri ve sesi terk etmem de bunun bi sonucu.

Çünkü dünya değişiyor. Zaman durmadan dayanıyor bir sonraki zamana. Silahların, sevgilinin ve kuşların sesinin değiştiği yerde şiirin ve şairin sesi nasıl aynı kalabilir?

Mete Karaoğlu: Türkiye’deki güncel şiir iklimini ve kuşakları gözlemlediğinizde; sizin şiir anlayışınızı besleyen veya sizi "başka bir dil" kurmaya zorlayan temel tıkanıklıklar nelerdir? Kendi sesinizi bulma yolunda, sizi gelenekle çarpıştıran veya ona sığındıran o kırılma anlarından bahseder misiniz?

Ersin Kartal: Aslında kuşak kavramı benim oldum olası anlamadığım bir konu. Evet yani şunu anlayabiliyorum, belirli bir dönemde yazan kişilerin oluşturduğu ve poetik akrabalığı da o kadar da gerektirmeyen hatta aslında şiire de bi faydası olmayan ve nihayetinde bizim değil de edebiyat tarihçilerinin dilinde olması gereken bir tanımlama olması gerekirken yine her şeyde olduğu gibi şairler kendi işlerini kendileri görmek zorunda olduğundan bizim telaffuz etmek zorunda kaldığımız bir kelime. Çok fazla gerek dedim farkındayım. Ama şiirin de gerekleri vardır. Buraya tekrardan döneceğim.

Dünyada çürü(ye)meyecek üç beş kelimeden birisidir “şiir”.

Ben şiir yazıyorum demeye başladığımda ikinci yeni kuşağını mümkün olsa suya ıslayıp o suyla abdest alacak denli çok okuyup özümsemiştim. Şiir anlayışlarına dair ne buldumsa okumuş ve taklit ederek berbat şeyler yazmıştım. Ama nihayetinde her taklit gibi kötü olmaları beni sonraki dönemde şaşırtmamıştı.

O şiiri bırakıp kendi “güzel” ve “estetik” anlayışıma kavuşmam hiç bi zaman son bulmadı. Ama yer yer sesini ödünç ala ala kendi şiirimi kurmaya çalıştığım birçok isim oldu. Cemal Süreyya, Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Orhan Veli, Edip Cansever, Turgut Uyar. Çok çok sonraları İsmet Özel, Enis Akın, Alper Gencer, Ah Muhsin. Bu isimler dönem dönem dönüp gölgesinde dinlendiğim o uzun arazideki tek ağaçlar olarak kaldılar hayatımda.

Ama düşünüyorum da gelenekle çarpıştım mı ya da buna ihtiyaç hissettim mi? Açıkça böyle bir derdim olmamıştı bu zamana kadar. Ancak belki dönemin de getirmiş olduğu ya da yaşın da dayattığı bi zor beğenme (kendi şiirime bile) huyuyla arada küfürler ettiğim de olmuyor değil. Geçen ay bi dergideki şiiri şair bir arkadaşıma okurken ufak çaplı bir kriz geçirmiştim. Halen şiirde Yusuf, kuyu ve hüma kuşu görünce insan ister istemez köpürüyor.

Bu ay da filanca derginin sayısında olmayıver be kardeşim. Sövdürme yani hüma kuşuna.

Mete Karaoğlu: Bir sanatçı olarak, kelimelerin bu kadar hızlı tüketildiği ve anlamın gürültüye kurban gittiği bir çağda şiir yazmayı nasıl gerekçelendiriyorsunuz? İçinde bulunduğumuz bu hıza, şiirin o yoğun ve duru yürüyüşüyle nasıl cevap veriyorsunuz?

Ersin Kartal: “Bi şiirin piçi gibi hissediyorum bazı geceleri.”

Aslında şiir biraz da akıp gitmekte olan bir nehrin ortasında ayakta dinelmeye benziyor. Oraya nasıl geldim, beni birisi mi itti ve oradan nasıl çıkarım hiçbir bilgim ve cevabım yok.

Yukarıda da dediğim gibi şiir ve zaman konusunun birbirinden ayrı düşünülebilmesi söz konusu değil bana göre. Yavaş veya hızlı. Zaman akıp gitmekte zaten en başından beri. Şiir bu noktada bize bir şey anlatıyor. Bunun ne olduğunu bilsek zaten aslında yazmamıza ya da şiir diye bir şeyin varlığını zihnimiz yoluyla devam ettirmesine gerek kalmazdı.

Ben bu noktada şiiri o ayakta durma halinde yazıyorum. Etrafıma bakıyorum, kalbime bakıyorum. Şiirin zamanın bir sebebi olması gerektiğini düşünerek onun varlığından güç almaya bakıyorum. Nasıl ki uzayda sesin ilerleyebilmesi için maddeye ihtiyacı varsa şiirin de zamana aynı nedenle ihtiyacı vardır diye düşünüyorum.

Ama biraz daha açık söyleyecek olursam, sosyal medyanın getirmiş olduğu içinde bulunduğumuz durum, teknolojinin ve çalışma hayatının getirip dayattığı insan onurunu zedeleyen hızı ve yayımlanma kaygısıyla hızla yazılan şiirin büyük harflerle ŞİİR’e verdiği zararı aynı kefede tutmamız gerektiğine inanıyorum.

Mete Karaoğlu: Şiir, bir yazan ve bir okuyan arasındaki o sessiz anlaşmayla tamamlanır. Yazarken, o görünmez "okur" figürü masanızda ne kadar yer kaplıyor? Dizelerinizin mahremiyeti ile şiirin kamusallaşması arasındaki o gerilimi nasıl yönetiyorsunuz?

Ersin Kartal: Bu konuda ne kadar samimi bir cevap verilebilir emin değilim. Nihayetinde hepimiz okunmak için yazıyoruz. Ancak bu noktada iki durum var. Okur için mi yazıyoruz yoksa okur mu yazıklarımızı okumak zorunda kalıyor? Burada ben iki farklı okurda kısaca söz etmek istiyorum.

İlki kitaplarımızı alan veya dergilerde ya da sosyal medyada şiirimizi okuyan “okur”. Diğeri ise asıl kendimizi göstermeye çalıştığımız ve aslında bir bakıma O beğensin diye yazığımız, motivasyon kaynağımız olan büyük harflerle OKUR.

Ben genelde bu ikincisi için yazıyorum. Masamda ya da not defterimde OKUR’un hep gözleri üzerimde. Ancak bu demek değil ki yalnızca O’nun beğenisi için yazıyorum. Şiir hiçbir otorite kabul etmez bir şey olduğundan yer yer O’na bile burun kıvırabiliyor.

Dize’nin mahremiyeti ve şiirin kamulaşması mevzuuna gelecek olursak, ben dizenin ya da dizelerimin mahremiyetine pek inanmıyorum. Çünkü bana göre şiirin bu tarz bir hafızası yok. Benim kurduğum dizedeki mahrem hava onu okuyacak ilk kişi ile dağılıp gidecektir. Mesela;

“Ki küsünce

ellerini de alıp giden bir hayvana dönüyorsun

Okşandıkça bulanan”

Burada benim bu dizelere sakladığım mahremiyet ve okurun kafasında oluşan bulut asla örtüşemez. Bu anlamda bir gerilim yaşamıyorum elbette.

Şiirin kamulaşmasından anladığım okunur hale gelmesi kullanıma sokulması ise; zaten bunun için yazmıyor muyuz?

Mete Karaoğlu: Bu coğrafyadaki “Şiir eleştirisi ve Poetika” kültürü üzerine konuşalım. Sadece dil işçiliğine veya biçimsel ustalığa sahip olmanın, bir metni "şiir" kılmaya yettiğine dair bir eğilim var. Sizce bir şiirin mimarisi, teknik bir becerinin uzantısı mıdır; yoksa o tekniği de aşan, başka bir "dünya ağrısı" ve duyuş biçimi mi gerektirir?

Ersin Kartal: Bence şiir ve vicdan şiir ve zalimlik, şiir ve rahatsız olabilme durumu şiir ve rahatsız edebilme hali, şiir ve ağlayabilme ve ağlayamama hatta. Bunlar bir şairin içinde debelenip çıkamadan kalarak bize oradan bir şeyler söyleyebilme yeteneği ya da isteği ile birlikte ve hatta yalnız bununla birlikte konuşabileceğimiz bir şey gibi geliyor bana.

Derdi olmayan bir şiiri şiir olarak göremiyorum. Burada kastım şu da değil ama. Şiir bir şey söylesin! Değil öyle. Şiirin böyle ipe sapa gelecek bir mizacı da yok zaten. Şiir araçsallaştığında şiir diner zaten. Metne döner. Bir şey anlatmayı reddeden şiirin derdi de anlamla olduğundan zaten bir derdi olmuş oluyor. Kastım bu da değil.

Her şeyin mış gibi olduğu bir dünyada mış gibi yazılan şiir midemi bulandırıyor. Derdim bu.

Şiirin mimarisi tekniği mühendisi olmaz. Şiirin şairi olur. Şairin de duyusu. Duyu yoksa ne şairden ne de şiirden bahsedebiliriz.

Mete Karaoğlu: Bir şiirin gerçekten "var olabilmesi" okurun ruhunda bir sarsıntı yaratabilmesi için şairin cebinde taşıması gereken o tekil hakikat sizce nedir?

Ersin Kartal: Merak sanırım.

Elbette pek çok şey lazımdır ama “merak” pek çok şeyin başlangıç noktası değil midir? Sizin bile bizlere bu soruları sormanızın sebebi merak değil mi?

Çocukken ben şunu sorardım kendime; acaba allah biz yokken ne yapıyordu?

Bu sorunun elbette bilenen bir cevabı yok. Ancak son zamanlarda bu sorunun cevabının nedense şiirle bir alakası olduğunu düşünür ve hisseder oldum. Şiiri kutsal bir yere oturtmak değil niyetim. Cevaplar konusunda konuşunca insanın şiirden söz etmemesi hele ki şairse pek de mümkün değil.

Şiir bizden herhangi bi hakikat değil, sorular ve cevaplar ister bence.

Geçen hafta Şair Zati’de sevdiğim kedi ne yapıyor acaba?

II. Bölüm:

Mete Karaoğlu: Hafızanızın bir köşesinde daima taze kalan, sizi ilk kez "kelimelerin büyüsüyle" tanıştıran veya sizi şiire mahkûm eden o anı/imgeyi bizimle paylaşır mısınız?

Ersin Kartal: Ben çocukken bizim evde çok fazla barak dinlenirdi. Barak da bozlak da tarzı gereği uzun açılışlarla başlayıp anlatı ve şiir olarak ilerleyen uzun hava türkülerdir. Zamanla bunlar beni ben yapan kodlarıma yer etti sanıyorum. Ama elbette daha başka ve önceden olan sebepleri vardır ancak ben oldum olası bunu hatırlayamıyorum.

Sanki ben hep o ilk andan beri şiir ile dirsek teması halindeymişim gibi hissediyorum. Şiirle karşılaşana kadar bile zaten onunla yatıp kalkıyormuşuz da ilk defa yüz yüze gelmişiz gibi bir his hatırlıyorum içimde.

O ilk anı bir gün hatırlarsam asla bırakmak istemem.

Mete Karaoğlu: Okuduğunuz an sizde bir kırılma yaratan, dünyaya ve dile bakışınızı temelden değiştiren o “tek” şiir ya da dosya hangisidir?

Ersin Kartal: En ve tek sorularını genelde kotaramam.

Defalarca okuduğumuz şiirler o an içinde bulunduğumuz ruh halimize göre sarsar çünkü bizi. Mesela Cemal Süreya’nın Üstü Kalsın şiirini defalarca okumuşumdur. Ama bi defasında okuduktan sonra gözlerim dolmuş ve ağlamıştım. Şu an bunları yazarken yeniden okudum ama iyi bi şiir okumanın ötesinde bir duygu yaşamadım.

Bir de Ahmet Arif’in Adiloş Bebenin Ninnisi de öyle.

Daha çok var ama “tek” kıstasını daha fazla aşmayalım.

Mete Karaoğlu: Zihninizde yeni dehlizler açan, dilin imkânlarını kullanışıyla sizi her seferinde hayrete düşüren ve başucunuzdan ayırmadığınız o vazgeçilmez şair/metin hangisidir?

Ersin Kartal: Tek bir isim olmasına imkân yoktur elbette. Zaman zaman İlhan Berk, Alper Gencer, İsmet Özel, Edip Cansever, Turgut Uyar, son zamanlarda Enis Akın, özellikle Dağdaki Emirler. Çeviri şiire girmiyorum çünkü oradaki metnin şair ile tam olarak bir bağı olduğuna oldum olası inanamıyorum.

Bir de şunu ifade etmeden bu soruyu geçmek istemem, ben şiir için yalnızca şiir okuyan bir şair değilim. Elbette bu manada tek değilimdir. Son yıllarda roman ve psikoloji alanında kitaplar daha da besliyor beni.

Mete Karaoğlu: Son olarak hem kendinize sorduğunuz hem de çağdaşınız olan şairlere, okurlara ve gelecekte dizelerinizle buluşacak olan o meçhul okura bırakmak istediğiniz bir soru var mı?

Ersin Kartal: Geçen hafta Şair Zati’de sevdiğim kedi ne yapıyor acaba?

KİTAPLARI

Kötü Koparılmış Çiçekler Kantosu