GÜNEŞ YERİNDE HER ŞEY YOLUNDA

“Güçsüzlüğün de bir hak olduğunu unutmamak lazım.”

Dilan Özdemir

3/26/20267 min read

Bir akşam arkadaşımla oturmuş çay sohbeti yaparken eski Türkiye dizilerinden bahsettik. -Burada kasten “eski Türk dizileri” yerine “eski Türkiye dizileri” dediğimi belirtmek isterim. Eski Türkiye’de kadınların bol entrikalı problemleri, şiddetle başlayan ve biten hikayeleri; evlerin sahte kalabalıklarla bezenmiş ya da yalnız narsisist yemek masaları ve onların altına gizlenmiş, üstündeyse de blurlanmış kadehleri, yapay diyalogları yoktu.- Ben liseli bir gençken dörde doğru eve geldiğimde yemekte ya da sonrasında televizyonda açık kalan ucuz, renksiz Ankara dizilerinin dönmesinin bana nedense huzur verdiğini söyledim. Sonraki birkaç gün aklımda dönüp durdu bu: Evde kimse o günlük dizileri izlemiyor, merak etmiyor, sevmiyorken, üstüne üstlük bizzat ben çok saçma buluyorken ne diye yemekten sonra kanepede, örtünün altında kıvrılmış kestirmek için onların sesini seçiyordum ve o hissi neden “huzur” ile tanımladım?

Önce dizileri düşündüm. Bunlar, binlerce bölüm süren dizilerdi. Oyuncuları acemi, ekipmanları özensizdi. -Ekipman konusunda bilirkişi değilim elbet ama aniden bağırdıkları sahnelerde patlayan sesler ve dizinin bir türlü aydınlanamayan görüntüleri böyle düşünmeme neden oluyordu.- Sahneler gri Ankara’nın kırsal yerlerinde çekiliyordu. Akşam dizilerinde olduğu gibi kahve, çay ve portakal suyunun yan yana dizildiği kahvaltılar, kapı önlerinde şoförleriyle bekleyen lüks arabalar, içinde hiçbir işin yapılmadığı çok katlı gökdelenler ve mini etekli kadın çalışanları, kaslı patron beyleri yoktu. Tam aksi: İnsanlar gecekondu evlerinin boyası atmış gül desenli çelik kapılarını zorlanarak açıyor, kapattıktan sonra iki kere kilitliyor ve içeri girmeden ev terliği giyiyordu. Bir giyinme odaları ve içinde ışıklandırılmış dolapları olmadığından en az üç sezon giydikleri montlarını vestiyere asıyorlardı. Zenginliğe özenen kızlarımız kuyruklarını uzattıkları eyeliner’larıyla günü bitirirken evin yükünü yüklenen, ekonomisini dert edinen o diğer gerçekçi kız saçlarını tepesinde topuz yapıyor, ev hırkasını sırtına geçirip mutfağa, yemek yapmaya gidiyordu. Annesiyle komşular hakkında dedikodu yapıyorken evin babası işten yorgun argın dönüyordu ki bu babaların bazen gözaltları morarmış, belleri bükülmüş olurdu. Ne iş yaptığını her zaman tam olarak bilmediğimiz babalar ya fabrikada ya inşaatta işçi oluyordu büyük ihtimalle. Genelde kadınların üzerinde dönen hikâye babalara, zengin olmayı kafasına koymuş kızın harcamaları boyunu aşmadıkça, uğramıyordu. Bu insanlar sert minderli, üzeri koltuk örtüleriyle örtülmüş oturma takımlarında bacak bacak üstüne atmaktansa bağdaş kuruyorlardı. Odadakilere, “Günün nasıl geçti”, “Bugün neler yaptın,” diye soracak tek biri vardı: Evin annesi. Diğerleri dışarıda iyi kötü bir şeyler yaşarken evi onlar için akşama hazırlayan, bu sebepten sosyallikten zerre miskal nasibini alamayan anne için duvarların dışına çıkabilmenin tek yolu buydu çünkü. Gece olduğunda takım pijamalar değil, evvel senelerin eskimiş, diz yapmış eşofmanları ve etekleri çamaşır suyuyla sararmış t-shirtleri giyilirdi. Yatağın başında uyumadan önce uzanıp söndürdükleri bir gece lambaları olmazdı da odaya en son gelen tavandaki beyaz floresanı söndürürdü. Böylece bu dizilerin evlerinde herkes neredeyse aynı anda uyumaya zorlanır, buna içten içe isyan edenler yorgan altında nefesleriyle buğulanan telefonlarının ekranlarına bakar bakar, birkaç saat sonra her şeyin aynısına uyanacaklarını unuturlardı.

Bunları sıraladıktan sonra nasıl oldu da huzurla ilişkilendiler diye düşündüm. Hiç ilgilenmesem bile beni rahatlattılar çünkü tanıdıktılar. Benim hayatıma yakındılar. Evlenmek için şartların sağlanmasını bekleyen âşıklar dışında romantize ettikleri bir şey yoktu. Kadınlar arasında bir statü savaşı veren stilettoların sesi yerine ahşap doğrama tahtasına çarpan bıçağın sesini duymak o an sahip olmadığım bir şey üzerine düşünmekten kurtarıyordu beni. Ben uykunun kollarına koşarken açık olan televizyonda biri masa örtüsünü aniden çekip yemeğin ortasında bir bomba patlatmayacaktı. Bir adam iki kadın arasında paylaşılamadığından iki ayrı yaşamı, telefonu, çocuğu idare etmeyecekti. Reel hayatın suç profilleri ekranda birilerine silah çekmeyecekti. Beklemediğim şeyler beklemediğim anda olmayacaktı. Ben uyuyacağım, ekrandaki insanlar birkaç dakika önce ne yaşadılarsa benzerlerini yaşayacaklardı.

Böyle hissetmenin yolu elbette ille de televizyondan geçmiyor. O diziler, benim hiçbir şey düşünmeden, şaşırmadan, uyarılmadan geçirmek istediğim vakitlere bir örnekti. Her anımızın kıymetli olduğunu söylüyorlar ve her an işe yarar bir şey yapmamız gerektiğini. Entelektüel olmak için sürekli çabalamalıyız. Alzheimer’e karşı sürekli sudoku çözmeliyiz. Beynimizi yeterince çalıştırabilmek için işe her gün aynı yoldan gitmemeliyiz. Dişlerimizi fırçalarken bazen de diğer eli kullanmalıyız. Kalorisini hesaplamaktan korktuğumuz öğünlerden sonra hiç değilse yürüyüş yapmalıyız. Ama yürüyüş esnasında da ya podcast dinlemeliyiz ya sesli kitap. Sesli kitaplar da öyle “çerez” olmamalı. Zihnimizi geliştirmeyen hiçbir şeye vakit ayırmamalı, ayıranları ayıplamalıyız. Neyse ki etrafımızda onlardan çok kalmadı. Bar masalarında Freud’u, tahlil gruplarında postmodernizmi, fine-dining menülerde asit dengesini tartışamayacaksak niye yaşıyoruz? Çocuklarımızı üst düzey yetiştirebilmek için Montessori mutfaklar kurmalıyız odalarına. Legolar, manyetik bloklar, puzzle’lar almalıyız. Sürekli inşa etmeliler. Yıkıp yeniden, yeniden yapmalılar. İnce motor becerilerini geliştirmek için minik kâğıtlar kesip kolajlar yapsınlar; bir estetik kaygı gütmeyi de erken yaştan öğrenirler hem. Kaba motor becerilerini geliştirmek için parklarda komando halkalarında minik askerler yetiştirelim. Ekran sürelerinin bir saati geçmeyeceğini bilsinler. Rafine şeker yerine muhakkak pekmez yesinler.

“Yerde yırtılmış bir kâğıt parçası görseniz bile alıp okuyun,” diyen ilkokul öğretmenimi hatırlıyorum. Yirmi sene öncesi. Belki o zaman bu daha kolaydı. Belki o zaman insanlar aynı anda günü kurtarmak, geleceği kurmak, geçmişi temize çekmek, dünyayı takip etmek, zevklerinin peşinde koşmak, hayallerini savunmak zorunda değillerdi de yerdeki kâğıt parçasında ne yazıyor diye merak etmek mümkündü. Bir de birkaç sene önce, “Ömrümü bir süreliğine kiralamak istiyorum,” diye tweet atan Dilan’ı anımsıyorum. O kadar yorulmuş ve buna rağmen yetişememişti ki dinlenmek isterken hayatını idare edecek bir şeylerin hayalini kuruyordu. Şimdi görüyorum; benimle beraber durmasına imkân vermemiş, ben bir yerlerde dinlenirken onun sürmesi gerektiğini düşünmüşüm. Kıyamam sana..

Fleabag’da bir günah çıkarma sahnesi vardı. Biriciğimiz diyordu ki: “Birinin bana sabahları ne giyeceğimi söylemesini istiyorum; ne yiyeceğimi, neyi seveceğimi, neyden nefret edeceğimi, neye kızacağımı, neyi dinleyeceğimi, hangi müzik grubunu seveceğimi, ne biletleri alacağımı, neyin şakasını yapıp neyinkini yapamayacağımı. Birinin bana neye inanacağımı, kime oy vereceğimi, kime âşık olacağımı ve bunu onlara nasıl söyleyeceğimi söylemesini istiyorum.” Zaman zaman hepimiz bunu istemiyor muyuz? Hem utanmasak ağlaya ağlaya isteyeceğiz. Salyalarımız akacak. Gözyaşının tadını alacağız. Koltuktan düşeceğiz, yerde cenin pozisyonunda ağlamaya devam edeceğiz. -İçimizden bazı manyaklar komşunun inlemelerini duyması ihtimalini de düşünüp sesini kısacak.-

O halde bunu hatırlamamız lazım. Bunu hatırlatanları duymamız lazım. Neyi mi? Zamanın ne yaparsak yapalım bizim haricimizde aktığını. Ona hiçbir etkimizin olmadığını. Ağaçların her zaman oksijen yaymak ve dünyayı kurtarmak için full vardiya çalışan işçiler olmadığını, bazı günler sadece altında uzanıp gözlerimizi kapatalım diye var olduğunu bilmek lazım. Karıncaların telaşla koşturup kış hazırlığı yaptığını değil, ellerinde ikramlıklarla partiye gittiklerini bilmek lazım. Pencerelerin iki haftada bir silmek için değil, kenarında pineklemek için olduğunu bilmek lazım. Güneşin yalnız ısı ve ışık yaymak için değil, sabah dualarını kabul için parladığını bilmek lazım. Defterlerin mantıklı işlemlerle değil, hayalci boşluklarla da dolduğunu bilmek lazım. İki elin birleşince on parmak değil, bir deniz ettiğini bilmek lazım. Durmanın, kapanmanın, yorulmanın, pes etmenin güçsüzlük olmadığını dillendirmek lazım. Fakat önce aynaya söylemek lazım. Üstelik güçsüzlüğün de bir hak olduğunu unutmamak lazım. İnsan bazen ekmeğini veren kapıya lanet etmek istiyor. Yürüdüğü yolları ateşe vermek istiyor. İçtiği suyu halının tam ortasına boca etmek istiyor. Beklentilerin karşısında muhatabını korkutacak denli sessiz kalmak istiyor. “Benimle öyle konuştuğun için üzüldüm,” diyenlere, “O kadar yorgunum ki duygularını gözetemedim yaa, affedersin. Valla affetmesen de olur,” demek istiyor. Ben dedim bugün bunu. Rahatlattı. Yeni bir yük çağırmadığı için rahatlattı.

Bu yazı işe yarar bir yazı mı bilmem. En azından bunu umursamadığımı fısıldayan bir yazı. Ben sadece söylemek istediğim için yazdım. Kahvaltılıklar masanın üstünde beklerken, tokalarım oraya buraya saçılmışken, çamaşır sepeti beni çağırırken yazdım. Çünkü durmak ve bunlarla ilgilenmek istedim. Birilerine iyi gelmesi umuduyla da paylaşacağım. Bu kadar.

Yazı boyunca teşekkür etmem gereken biri durdu gözlerimin önünde: Teşekkür ederim anne. Ben, “Kitap okurken dinleniyorum,” dediğimde inanmadığın ve “Gözlerini kapat” dediğin için. “Uykum yok ki,” dediğimde “Olsun, sadece yatakta uzan,” dediğin için. Dağlara karşı koyduğumuz masada konuşmadan yeşili izlediğin için. Caddede akan hayatı salonumuzun camından, dahil olmamanın yetersizliğini duymadan izlediğin için. Sabahları herkesin uyuduğu erken saatlerde yüzünü güneşe dönüp temiz havayı göğsünde topladığın için. Yağmur yağdığında serinliğinin, sesinin ve kokusunun buluştuğu yeri bulup orada kaldığın için. Eğlenen bir çocuk görünce neşesini uzaktan seyredebildiğin için. Mutsuzluğu da mutlulukla aynı dinginlikle kabul etmeyi öğrettiğin için. Durduğum, tembellik etmek istediğim her anda bunun normal olduğunu, benim hakkım olduğunu söylediğin için teşekkür ederim.