HASAN HÜSEYİN ÖZBUNAR İLE ŞİİR

"İnsan iyi bir metni bitirdiğinde aynı kişi olarak kalamaz."

ŞİİR

mete karaoğlu

7/26/202616 min read

Mete Karaoğlu: Şiirle geçen ya da geçecek yılları düşündüğünüzde; zamanın dize üzerindeki bu akışı sizde nasıl bir duygu bırakıyor? Kendi şiir serüveninizi bir ses inşası olarak tanımlarsanız, şu an hangi duraktasınız?

Hasan Hüseyin Özbunar: Bir dizeyi yazdığımız anda tamamladığımızı düşünürüz; oysa zaman bana göre dizenin görünmeyen ikinci yazarıdır. Şair metinden çekildikten sonra da onu dönüştürmeyi sürdürür. Yıllar önce yazdığım bir şiire bugün baktığımda yalnızca eski sesimi duymuyorum; o sesi mümkün kılan insanı, onun yanılgılarını, korkularını ve dünyayla kurduğu ilişkiyi de görüyorum. Bazı dizeler zamana direniyor, bazılarıysa yazıldıkları çağın duygusunu taşıyor. Bunu bir kayıp olarak görmüyorum. Şiirin kendi faniliğini de göstermesi benim için kıymetli. Çünkü her şiir geleceğe kalmaz; bazı şiirler, yalnızca içinden geçilen zamana tanıklık eder.

Bir şairin sesimi buldum demesi bana her zaman tehlikeli gelmiştir. Tamamlandığına inanılan bir ses, kısa süre sonra kendi tekrarına dönüşebilir. Benim için şiir, bu yüzden hep bir arayış olarak kalacak. Tekrara düştüğümü hissettiğim anda sesimi bozmayı, alışkanlıklarımı terk etmeyi ve konfor alanımdan çıkmayı önemsiyorum. Son dönemde yazdığım şiirler de biraz buradan besleniyor; bugün daha çok hangi sözcüğün bana ait olmadığını, hangi imgenin şiirin bünyesinde eğreti kaldığını ve nerede susmam gerektiğini biliyorum. Belki ustalık da biraz burada başlıyor: Sözü çoğaltmaktan çok, şiirden neyi eksiltileceğini öğrenebilmek.

İlk dönem şiirlerimde ses, kendisini duyurma arzusuyla hareket ediyordu; bugün ise hayatla olan kavgamın tonu değişti. Önceleri dünyaya karşı konuşan bir şiir kuruyordum, şimdi dünyanın içimde bıraktığı yankıyı dinlemeye daha yakınım. Şiirimin temel meseleleri değişmedi; yalnızca onlara bakışım derinleşti. Şiirim giderek daha az açıklayan, buna karşılık daha geniş çağrışım alanları açan bir yapıya yöneliyor. Kadim metinlerle, tiyatroyla, felsefeyle ve yaşadığım çağın kırılmalarıyla kurduğum ilişki bu yürüyüşü besliyor. Yine de bütün bu kaynakların şiirde görünür bilgiye dönüşmesini istemiyorum. Bilgi, şiire girdiğinde temel işlevini yitirmeli; düşünce, dizenin içinde yeniden sezgiye dönüşmelidir. Şiirin beni gelecekte nereye götüreceğini bilmiyorum ve bu bilinmezliği korumak istiyorum.

Mete Karaoğlu: Türkiye’deki güncel şiir iklimini ve kuşakları gözlemlediğinizde; sizin şiir anlayışınızı besleyen veya sizi "başka bir dil" kurmaya zorlayan temel tıkanıklıklar nelerdir? Kendi sesinizi bulma yolunda, sizi gelenekle çarpıştıran veya ona sığındıran o kırılma anlarından bahseder misiniz?

Hasan Hüseyin Özbunar: Bugünün şiirine baktığımda beni en çok düşündüren şey, anlamın giderek şiirin dışına itilmesi. Son yıllarda şiirin büyük ölçüde sese, çağrışıma ve biçimsel denemelere yaslandığını görüyorum. Bunların hiçbirine karşı değilim. Şiirin sesi de imgesi de biçimi de kendi başına önemlidir. Fakat bunların arkasında insanı, dünyayı ya da hayatı kavramaya çalışan bir bilinç bulunmadığında geriye yalnızca estetik bir hareket kalıyor. Şiirin büyüyebilmesi için sese olduğu kadar söze de ihtiyacı var.

Bugün belirli çevrelerin ortak bir anlayışı sık sık merkez hâline getirdiğini görüyorum. Bir süre sonra o merkezin estetik tercihleri, şiirin doğal gelişimiymiş gibi sunuluyor. Oysa geçmiş yıllar bize bunun tam tersini söylüyor. Büyük kırılmalar, merkezin taklit edilmesiyle değil, merkezin dışından gelen seslerle gerçekleşti. Şiir hiçbir dönemde tek bir damarda durmadı.

Ben şiirin köklerini hâlâ Homeros'ta, kutsal metinlerde ve kadim anlatılarda arıyorum. O metinlerin hâlâ söyleyecek sözleri var. Binlerce yıl önce yazılmış bir metin bugün de insanı düşündürebiliyorsa, orada zamana direnen bir hakikat vardır. Ben şiirin böyle bir değer taşımasını önemsiyorum. Şiir, yalnızca güzel kurulmuş imgelerden ibaret değildir, dünyaya söyleyecek bir sözü olmalıdır. Birileri bunu cılız bir ışık olarak görebilir. Ben o ışığın peşinden yürümekten vazgeçmeyeceğim. Çünkü şiirin, çağın estetik eğilimlerine göre yön değiştiren bir alan olduğuna inanmıyorum. Şiir, insanın en eski sorularıyla kurduğu ilişkinin bugünkü biçimidir.

Her kuşak kendi sesini kurmaya çalışır; bu şiirin doğasında vardır. Buna karşılık bugün kuşak ayrımlarının eski belirleyiciliğini büyük ölçüde yitirdiğini düşünüyorum. Aynı dergide yayımlanan, aynı çevrede bulunan hatta aynı poetik iklimden beslenen iki şair birbirinden bütünüyle farklı şiirler yazabiliyor. Bu, çağımızın doğal sonucu. Artık kuşaklardan çok poetik yönelimlerden söz etmek daha anlamlı geliyor bana.

Geleneği, korunması gereken donmuş bir miras olarak görmüyorum. Benim için gelenek, her çağda yeniden okunmayı ve yeniden yorumlanmayı bekleyen canlı bir hafızadır. Bu yüzden kutsal metinlere, destanlara, klasik şiire ve kadim anlatılara sık sık geri dönüyorum. Beni oraya çağıran şey o metinlerin bugün hâlâ hangi soruları sorabildiğini merak etmem. Bir metin, yüzyıllar sonra bile insanın zihninde yeni bir gedik açabiliyorsa, yaşamını sürdürüyor demektir. Ben şiirin bu imkânı taşımasını önemsiyorum; kendi zamanını anlatırken zamanın ötesine uzanabilen bir ses olmasını.

Kendi şiir serüvenimdeki önemli kırılmalardan biri de bunu fark ettiğim dönemdi. İlk şiirlerimde etkilendiğim seslerin izleri daha görünürdü. Zamanla şunu öğrendim: Bir şair, sevdiği şairlere benzememeyi öğrenmek zorundadır. Etkilenme, şiirin doğal yollarından biridir; fakat uzun süre bir başkasının nefesiyle konuşmak, insanın kendi sesine ulaşmasını geciktirir. Bir noktadan sonra okuduğum metinlerin bana ne söylediğinden çok, içimde hangi sessizliği bıraktığıyla ilgilenmeye başladım. Şiirimin yönü de orada değişti.

Bugün kendimi belirli bir şiir geleneğinin sınırları içinde tanımlama ihtiyacı duymuyorum. Geçmişten uzaklaşma uğruna köksüzleşmek de geçmişe yaslanma uğruna onu tekrar etmek de şiirin imkânlarını daraltıyor. Ben, geçmişle bugünün aynı dize içinde birbirini duyabileceği bir alan arıyorum. Şiir, zamanı doğrusal biçimde taşımaz; çağları, hafızaları ve sesleri aynı anda yaşatabilir.

Mete Karaoğlu: Bir sanatçı olarak, kelimelerin bu kadar hızlı tüketildiği ve anlamın gürültüye kurban gittiği bir çağda şiir yazmayı nasıl gerekçelendiriyorsunuz? İçinde bulunduğumuz bu hıza, şiirin o yoğun ve duru yürüyüşüyle nasıl cevap veriyorsunuz?

Hasan Hüseyin Özbunar: Şiir yazmayı bugün her zamankinden daha gerekli buluyorum. Çünkü zaman hiç olmadığı kadar hızlı akıyor. Hayatımızdaki hemen her şeyi büyük bir hızla tüketiyoruz. Duygular bile artık yaşandıkları anda tükeniyor; bir olayı yaşıyoruz, etkileniyoruz ve çok kısa bir süre sonra başka bir şeyin içinde buluyoruz kendimizi. Şiir bana bütün bu akışın içinde geriye dönmeyi, yavaşlamayı, hatta bazen yalnızca durmayı hatırlatıyor.

Hayatta yaşadığımız birçok şey hafızamızdan silinip gidiyor. Şiir ise bir duyguyu, bir düşünceyi ya da bir anı kelimelerin içinde uzun süre yaşatabiliyor. Belki de bu yüzden şiir okumak, gündelik hayatın ritmini kesen bir eylem. İnsan, elindeki her işi bir kenara bırakıp yalnızca o dizelere yönelmek zorunda kalıyor. Şiir dikkat istiyor, emek istiyor, sabır istiyor. Bence kıymeti de biraz buradan geliyor. Emek verdiğiniz ölçüde size kendini açıyor.

Beni en çok heyecanlandıran taraflarından biri de bu. Yıllar önce yazılmış bir şiiri elinize alıyorsunuz. Zamanda hapsolmuş bir sesle karşı karşıya kalıyorsunuz. O sesin sizi hangi duyguyla, hangi düşünceyle beklediğini önceden bilemiyorsunuz. Aynı şiir, hayatınızın farklı dönemlerinde bambaşka anlamlar kazanabiliyor. Çünkü değişen yalnızca okuduğunuz metin olmuyor; metni okuyan insan da değişiyor.

Bugün insan çok fazla söz duyuyor; buna karşılık çok az sözü gerçekten işitebiliyor. Gürültü yalnızca seslerin çoğalmasıyla oluşmaz. Sürekli konuşan ama giderek daha az düşünen bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Şiir tam da bu noktada bana bir dikkat biçimi gibi geliyor. Yeni bilgi vermeye çalışmıyor; insanın dikkatini yeniden kendisine, hafızasına ve dünyayla kurduğu ilişkiye yöneltiyor.

Bu yüzden şiiri çağın dışında duran bir sanat gibi de görmüyorum. Aynı çağın içindeyiz; aynı hızın, aynı karmaşanın ve aynı dağınıklığın içinden geçiyoruz. Şairin farkı, bu akışın içinde durabileceği küçük bir alan yaratabilmesinde. Ben şiiri biraz da böyle: İnsanın kendi sesini yeniden duyabileceği bir alan.

Mete Karaoğlu: Şiir, bir yazan ve bir okuyan arasındaki o sessiz anlaşmayla tamamlanır. Yazarken, o görünmez "okur" figürü masanızda ne kadar yer kaplıyor? Dizelerinizin mahremiyeti ile şiirin kamusallaşması arasındaki o gerilimi nasıl yönetiyorsunuz?

Hasan Hüseyin Özbunar: Yazarken masamda oturan tek okur yine benim. Belki de bu yüzden yazma sürecinde hiçbir zaman okur merkezli düşünemedim. Yazarken okurun ne hissedeceğini; ne düşüneceğini; neyi anlayacağını ya da yanlış anlayacağını hesaplamıyorum. Çünkü şiir, başkasını ikna etmeye çalıştığım bir alan değil; önce kendimle ve dünyayla hesaplaştığım bir alan. Sanırım otosansürle arama mesafe koyabilmem de buradan geliyor. Yazma anında yalnızca ben varım. Daha doğrusu iki kişi var: Yazan ben ve yazdığını sorgulayan ben. O ikinci ses, sürekli metnin içine müdahale ediyor. Bir düşüncenin nerede fazlalığa dönüştüğünü, bir imgenin nerede şiiri taşıyamadığını, bir kelimenin nerede yalnızca gösterişten ibaret kaldığını bana hatırlatıyor. Kendime karşı oldukça sert bir okurum. Aylarca üzerinde çalıştığım bir şiiri, tek bir dize yüzünden baştan sona silebildiğim çok olmuştur. Çünkü emek verilmiş olması, bir şiiri kurtarmaya yetmiyor. Yazdıklarıma bağlanmamaya çalışıyorum. Bazen vazgeçebilmek, yazabilmek kadar önemlidir.

Şiirde estetik bütünlük kurulduktan sonra içinde hemen her şey var olabilir. Küfür de olabilir, hiciv de sert bir politik itiraz da… Bir siyasetçiden daha sert, daha iğneleyici bir dil de kurulabilirim. Bunların hiçbirini başlı başına sorun olarak görmüyorum. Benim için asıl mesele, bütün bunların şiirin iç mantığına hizmet edip etmediği. Şiir öfkeyi de dönüştürebilmeli; hicvi, küfrü ve başkaldırıyı kendi estetik düzeninin içine alabilmeli. Fakat bunların hiçbiri şiirin dengesini bozacak kadar öne çıkmamalı. Şair, her zaman bu dengeyi gözetmek zorunda.

Yazıldığı ana kadar o metin bütünüyle benim şiirimdir ve onun üzerinde hiçbir müdahaleyi kabul etmem. Fakat yayımlandığı anda şiir kamusallaşır. Artık herkes onu kendi hayatından, kendi hafızasından ve kendi tecrübesinden hareketle yeniden okuyabilir. İsteyen istediği anlamı kurabilir. Hatta benim hiç düşünmediğim bir anlamı bile o şiirin içinde bulabilir. Buna karşı çıkmam. Çünkü şiirin tabiatı biraz da budur. Belki şiirin en güzel tarafı da burada saklı. Bir odada, birbirini hiç tanımayan iki insan aynı dizeyi okuyabiliyor ve bambaşka hayatlar yaşamış olmalarına rağmen aynı düzlemde buluşabiliyor. Şair o buluşmaya tanıklık edemiyor; zaten etmesine de gerek yok. Benim payıma düşen yalnızca dizenin imkânlarını sonuna kadar zorlamak. Ondan sonrası şiirin ve okurun birlikte kuracağı, benim artık dışarıdan izleyebileceğim uzun bir yolculuk.

Mete Karaoğlu: Bu coğrafyadaki “Şiir eleştirisi ve Poetika” kültürü üzerine konuşalım. Sadece dil işçiliğine veya biçimsel ustalığa sahip olmanın, bir metni "şiir" kılmaya yettiğine dair bir eğilim var. Sizce bir şiirin mimarisi, teknik bir becerinin uzantısı mıdır; yoksa o tekniği de aşan, başka bir "dünya ağrısı" ve duyuş biçimi mi gerektirir?

Hasan Hüseyin Özbunar: Şiiri yalnızca dil işçiliği ya da biçimsel ustalık üzerinden okumayı eksik buluyorum. Teknik, şiirin önemli imkânlarından biridir; fakat şiirin kendisi değildir. Bir şair, kullandığı tekniğe hâkim olabilir, dili ustalıkla işleyebilir, biçimsel olarak kusursuz metinler kurabilir. Buna rağmen ortaya çıkan metin yine de şiir olmayabilir. Çünkü şiir, yalnızca nasıl yazıldığıyla açıklanabilecek bir sanat değildir.

Bunu biraz geleneğin içinden okuyorum. Homeros'tan kutsal metinlere, destanlardan modern şiire kadar uzanan çizgiye baktığımızda bizi yüzyıllardır etkileyen şey yalnızca teknik başarı değildir. O metinlerin arkasında dünyayı algılama biçimimiz, insanı nasıl kavradığımız ve söyleyecek bir sözümüzün olması vardır. Teknik, o sözün taşıyıcısıdır. Söz ortadan kalktığında geriye yalnızca iyi kurulmuş bir yapı kalır. Bugün şiir eleştirisinin de büyük ölçüde bu noktada eksik kaldığını düşünüyorum. Şiirin dili, imgesi ve biçimi üzerine çok konuşuyoruz; fakat o şiirin hangi fikre yaslandığını, nasıl bir dünya tasavvuru kurduğunu daha az tartışıyoruz. Oysa poetika tam da burada başlıyor. Şairin dili kadar, o dili neden kurduğu da önemlidir.

Tekniğin şiirdeki yerini hiçbir zaman küçümsemem. Hatta şiirin kendi içinde çok ciddi bir matematiği olduğuna inanıyorum. Tahkiye de imge de ritim de ses de şiirin önemli imkânlarıdır. Fakat bunlar amaç hâline geldiğinde şiir kendi merkezinden uzaklaşmaya başlar. Teknik, şiiri görünür kılmalı; şiirin önüne geçmemelidir. Bir şiir, kullandığı olanaklarla hatırlanıyorsa başarılı bir uygulamadan söz edebiliriz. Ama yıllar sonra hâlâ insanın zihninde yaşamaya devam ediyorsa, orada tekniği aşan başka bir taraf vardır. Çünkü şiiri kalıcı kılan şey, tekniğin ne kadar ustalıkla kullandığından çok, insana temas edebiliyor mu? Onda nasıl gedikler açıyor? Bence iyi şiir iyi sorular sordurur. Teknik öğrenilebilir; hatta mükemmelleştirilebilir. Fakat dünyaya özgün bir yerden bakabilmek, şiirin asıl mimarisini kuran şeydir. Ben şiiri, bu ikisinin kurduğu hassas dengenin içinde okumayı tercih ediyorum.

Mete Karaoğlu: Bir şiirin gerçekten "var olabilmesi" okurun ruhunda bir sarsıntı yaratabilmesi için şairin cebinde taşıması gereken o tekil hakikat sizce nedir?

Hasan Hüseyin Özbunar: Şiirde en çok önemsediğim şey sahiciliktir. Burada kastettiğim yaşanmış olayların birebir anlatılması değil. Şair yaşamadığı bir hayatı da yazabilir. Asıl mesele, yazdığı dünyanın kendi içinde ahlaki bir tutarlılık taşımasıdır. Şiir, önce şairini ikna etmelidir. Kendi içinde inandırıcılığı kurulamayan bir metnin okurda uzun süre yaşayabileceğine inanmıyorum.

Bence şiir biraz insanın kendi üzerine örttüğü örtüleri kaldırma biçimi gibi. Hayat bize sürekli roller yüklüyor; alışkanlıklar, korkular, kabuller ve ezberler bırakıyor. Şiir, bütün bunların arasından insanın kendi sesiyle yeniden karşılaşabildiği nadir alanlardan biri. Belki bu yüzden iyi şiir okurken bazen rahatsız oluruz. Çünkü şiir, uzun zamandır kaçtığımız bir düşünceyi önümüze koyar. Şairin hakikati büyük fikirler taşımak zorunda değildir. Büyük cümleler kurmakla da ilgisi yoktur. İnsan kendi karanlığını ne kadar görebiliyorsa, başkasının karanlığına da o kadar yaklaşabilir. Bence şiirin en derin kaynağı budur. Kendini kandırmayan bir bilinç.

Sonunda şiir, yazanla okuyan arasında kurulan sessiz bir güven ilişkisine dönüşür. Okur, metnin karşısında duyumsuyorsa, hissedebiliyorsa işte o zaman şiir kendi varlığını kurmuş olur. Geriye kalan her şey; teknik, biçim, imge ve söyleyiş o hakikatin etrafında örülen büyük yapının parçalarıdır.

Bölüm: (İz)

Mete Karaoğlu: Hafızanızın bir köşesinde daima taze kalan, sizi ilk kez "kelimelerin büyüsüyle" tanıştıran veya sizi şiire mahkûm eden o anı/imgeyi bizimle paylaşır mısınız?

Hasan Hüseyin Özbunar: Çocukluğuma dair birçok anı zamanın içinde silikleşti; buna karşılık bir duygu hâlâ ilk günkü kadar canlı duruyor. Bir cümlenin, anlattığı şeyden daha büyük olabileceğini ilk hissettiğim o şaşkınlık… Sanırım beni şiire bağlayan asıl an buydu. O gün, dilin yalnızca dünyayı anlatmadığını, bazen dünyayı yeniden kurabildiğini sezdim.

Beni şiire bağlayan tek bir olay anlatamam. Daha çok yavaş yavaş içime yerleşen bir iklimden söz edebilirim. Çocukken bazı cümlelerin uzun süre zihnimden çıkmadığını hatırlıyorum. Nedenini bilmiyordum. Aynı cümleyi defalarca okuyordum; her seferinde başka bir şey duyuyordum. O yıllarda bunun adını koyamıyordum. Bugün dönüp baktığımda, şiirin bende ilk kez orada etkilemeye başladığını görüyorum.

Sonra şunu fark ettim: Kelimeler yalnızca anlam taşımaz; hafıza da taşır. Bir sözcük bazen yıllardır unuttuğunuz bir günü geri getirir, bazen hiç yaşamadığınız bir duyguya tanıdık eder. Şiir, insanın dünyaya bakışına alternatifler sunuyor. Aynı ağaca bakıyorsunuz, aynı gökyüzünün altından geçiyorsunuz; fakat şiir, o tanıdık görüntünün içinde daha önce fark edilmeyen bir ayrıntıyı görünür kılıyor.

Bugün hâlâ yazmaya devam etmemin sebebi de çocukluğumda yaşadığım o ilk hayreti kaybetmemiş olmam. İnsan yaş aldıkça birçok şey sıradanlaşıyor; şiir ise sıradanlaşan hayatın içinde yeniden hayret edebileceğimiz küçük gedikler açıyor. Ben her yeni şiire biraz da bunun için oturuyorum. Yeni bir şey söylemekten önce, dünyayı yeniden görebilmek için. Sanırım beni şiire en çok bağlayan duygu da bu. Hayret. Çünkü hayretin bittiği yerde dil alışkanlığa dönüşüyor. Şiir ise insanın bakışını her defasında yeniden kuran uzun bir yolculuk.

Mete Karaoğlu: Okuduğunuz an sizde bir kırılma yaratan, dünyaya ve dile bakışınızı temelden değiştiren o “tek” şiir ya da dosya hangisidir?

Hasan Hüseyin Özbunar: Tek bir şiirin hayatımı değiştirdiğini söyleyemem. Böyle bir cevap, kendi okuma serüvenime haksızlık olur. Çünkü insanı dönüştüren şey çoğu zaman tek bir metin olmuyor, uzun yıllara yayılan bir okuma alışkanlığı oluyor. Bazı metinler kapıyı aralar, bazıları içeride kalmayı öğretir, bazılarıysa yıllar sonra dönüp neden o kapıdan geçtiğinizi fark ettirir.

Ben şiiri anlamaya çalışırken yalnızca şiir okumadım. Kutsal metinler, destanlar, tragedyalar ve felsefe metinleri şiir kadar belirleyici oldu. Dhammapada, Gılgamış Destanı, Tao Te Ching, İlyada... Bunların her biri bana şiirin yalnızca estetik bir yapı olmadığını, aynı zamanda insanın dünyayı anlamlandırma biçimlerinden biri olduğunu gösterdi. Şiirin düşünceyle kurduğu ilişkinin köklerini biraz da oralarda aradım.

Türk şiirine döndüğümde ise beni en çok etkileyen metinler, biçimlerinden önce cesaretleriyle hafızamda yer etti. Bir şairin dili dönüştürebilmesi için önce dünyaya bakışını dönüştürmesi gerektiğini o metinlerde gördüm. Bu yüzden hiçbir şiiri yalnızca imgesi ya da tekniği üzerinden okumadım. Yazıldığı çağla, taşıdığı insan fikriyle ve kurduğu sesle birlikte anlamaya çalıştım.

Bugün dönüp baktığımda, beni etkileyen metinlerin ortak bir yönü olduğunu görüyorum. Hiçbiri bana ne düşüneceğimi söylemedi. Daha çok, daha önce sormadığım soruları sordurdu. Bence edebiyatın yaptığı tam olarak budur. İnsan iyi bir metni bitirdiğinde aynı kişi olarak kalamaz.

Mete Karaoğlu: Zihninizde yeni dehlizler açan, dilin imkânlarını kullanışıyla sizi her seferinde hayrete düşüren ve başucunuzdan ayırmadığınız o vazgeçilmez şair/metin hangisidir?

Hasan Hüseyin Özbunar: Başucumda tek bir kitap ya da tek bir şair hiç olmadı. Sanırım okuma biçimim de buna izin vermiyor. Uzun süre aynı metnin içinde kalmayı seviyorum; fakat o metni bitirdiğimde başka bir iklime geçme ihtiyacı hissediyorum. Çünkü her metin insanın zihninde başka bir pencere açıyor ve ben o pencerelerin birbirini tamamlamasını önemsiyorum.

Buna rağmen sürekli geri döndüğüm bazı metinler var. Gılgamış Destanı, Dhammapada, Tao Te Ching ve kutsal metinler bunların başında geliyor. Bu eserleri yalnızca edebiyat metni olarak okumuyorum. Onlar, insanın binlerce yıldır aynı sorular etrafında dolaştığını gösteren büyük hafızalar gibi duruyor. Güç, ölüm, inanç, yalnızlık, merhamet, kibir... Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen aynı meselelerin insanın içinde yaşamaya devam ettiğini görmek beni her seferinde yeniden düşündürüyor.

Şiir söz konusu olduğunda ise beni en çok etkileyen metinler, dili zorlayanlardan önce dili dönüştürenler oluyor. Güçlü bir şair yalnızca yeni imgeler kurmaz; kelimelerin birbirine yaklaşma biçimini de değiştirir. Okur, o şiiri bitirdiğinde artık aynı cümleyi eskisi gibi kuramaz. Benim hayranlık duyduğum ustalık bu.

Yine de bugün dönüp baktığımda beni en çok besleyen şeyin tek bir kitap olmadığını görüyorum. Ben daha çok metinler arasındaki konuşmayı seviyorum. Bir tragedyanın açtığı sorunun modern bir şiirde yankılanmasını, bir kutsal metnin konuştuğu yerden çağdaş bir dizenin yeniden kurulmasını izlemek beni heyecanlandırıyor. Belki de bu yüzden başucumda duran şey tek bir kitap değil; birbirini yüzyıllar boyunca tamamlayan büyük bir okuma haritası. Sanırım beni hayrete düşüren asıl mesele de bu. İnsan değişiyor, çağ değişiyor, dil değişiyor; buna rağmen bazı metinler her okumada yeniden gençleşebiliyor. Ben o metinlere yalnızca yeniden okumak için dönmüyorum. Kendime yeniden bakabilmek için dönüyorum.

Mete Karaoğlu: Son olarak; hem kendinize sorduğunuz hem de çağdaşınız olan şairlere, okurlara ve gelecekte dizelerinizle buluşacak olan o meçhul okura bırakmak istediğiniz bir soru var mı?

Hasan Hüseyin Özbunar: Uzun zamandır kendime aynı soruyu soruyorum:

Bugün savunduğun, inandığın ve uğruna yaşadığın şeylerin ne kadarı gerçekten sana ait?

İnsan, çoğu zaman kendi sesini bulmaktan çok, kendisine öğretilen sesleri tekrar ediyor. Şiir ise bana hep bunun tersini öğretti. Önce dünyayı, sonra kendini, en sonunda da inandığın şeyleri yeniden sorgulamayı...

Ben şiirin cevap veren bir sanat olduğuna hiçbir zaman inanmadım. İyi bir şiir, okuru ikna etmez; onu kendi hayatıyla yeniden karşı karşıya getirir. Eğer bir gün bir okur, şiirlerimi bitirdiğinde bu soruyu kendisine içtenlikle sorabilirse, bilirim ki ben de bir gedik açmışımdır.

KİTAPLARI

Şeytan İhaneti Yarattığında