MERAL ÇİÇEKLİDAL İLE YAZMAK ÜZERİNE

Edebiyat tüketmeyi değil, düşünmeyi, sindirmeyi, empati kurmayı ve insanları anlayarak yaşamayı öğretiyor bize.

ÖYKÜ & KURMACA

mete karaoğlu

9/27/20267 min read

Mete Karaoğlu: Metinle geçen ya da geçecek yılları düşündüğünüzde zihninizde nasıl bir imge canlanıyor? Kendi yazınsal serüveninizi ve kelimelerle kurduğunuz mesaiyi nerede ve nasıl bir üslup evriminde görüyorsunuz? Günümüz edebiyat dünyasını ve öykücülük anlayışlarını gözlemlediğinizde; sizin anlatı dünyanızla yakınlık bulduğunuz ya da mesafeli durduğunuz yaklaşımlar neler? Yazma pratiğinizde “kendi sesinizi” bulduğunuzu hissettiren o eşik noktası neydi?

Meral Çiçeklidal: Yazmak zamanla kazanılan, öğrenilen ve üsluba dönüşen bir inşa süreci. Başlangıçta insan daha çok söylemek, aklına geleni metne dâhil etmek istiyor. Fakat yazı terbiyesi tam da burada başlıyor. Zaman geçtikçe neyi söylememesi gerektiğini, nerede susacağını, hangi cümlenin metne hizmet etmediğini öğreniyor. Bu, tam anlamıyla yazınsal bir terbiye süreci. Hatta galiba yazmak, zamanla sözcükleri çoğaltmaktan çok azaltmaya, söylemekten çok seçmeye dönüşen bir şey. Metinle geçen yılları düşündüğümde zihnimde giderek sadeleşen bir yolculuk imgesi canlanıyor. Başlangıçta çok fazla ses, çok fazla kelime, çok fazla yön vardı, zamanla hepsinden kurtuldum. Günümüz edebiyatında farklı seslerin, anlatım biçimlerinin ve yazma biçimlerinin çoğalması çok değerli. Edebiyat biraz da bu renkli arayışla çoğaltıyor ve özel kılıyor kendini. Pek tabi ki herkesin kendi meselesi, kendi üslubu, kendine ait yazınsal bir dünyası var. Bu açıdan bakınca değerli, ancak çeşitlilik ile özgünlük aynı şey değil. Bugün birbirine çok benzeyen metinlerle de karşılaşıyoruz. Yazı dünyası etkilenmeler dünyası da denebilir. Bir yazarı başka yazarlardan, bir metni başka metinlerden bütünüyle bağımsız düşünmek mümkün değil. Fakat etkilenmekle, bir başkasının sesini birkaç rötuşla kendi sesi gibi sunmak arasında ciddi bir fark var. Son dönemde bu ayrımın giderek silikleştiğini düşünüyorum. Bir yazarı değerli kılan şey yalnızca iyi cümle kurması değil, o cümlenin arkasında kendisine ait bir bakışın, bir düşüncenin ve bir hayat deneyiminin bulunması. Bir de beni rahatsız eden derinliği olmayan metinler. İyi cümle kurmakla iyi edebiyat yapmak arasında ciddi bir fark var, bunun bilindiğini ama okur kaybetme korkusu nedeniyle iyi yazarların da derin metinler yazmaktan kaçındığını düşünüyorum. Bu nedenle gösterişli dilden çok, kendi iç gerilimini taşıyan ve okurda bir karşılık yaratabilen metinlere yakınlık duyuyorum. “Kendi sesimi buldum” dediğim eşik ise belki de bütün bunların dışında, daha kişisel bir yerde duruyor. Başka metinleri okudum, önce onlar gibi yazmaya çalıştım ama zamanla değişti bu, yavaş yavaş kendi dilimi, kendi sesimi buldum.

Mete Karaoğlu: Bir yazar olarak, içinde bulunduğumuz çağı değerlendirmeniz çok kıymetli. Neler söylemek istersiniz?

Meral Çiçeklidal: İçinde bulunduğumuz çağ, zor bir çağ. Her şeyin daha hızlı tükendiği, daha çabuk değerini yitirdiği ve yerini başka bir şeye bıraktığı bir zamanı yaşıyoruz. Üstelik duyguları, ilişkileri, düşünceleri ve hatta acıları bile tüketiyoruz. Bunun da insanların toplumsal sorumluluk bilincini aşındırdığını düşünüyorum. Kendi hayatımıza kapanırken başkasını görmüyoruz. Oysa insanı insan yapan kendi hayatının dışına çıkabilmesi, başkasının acısını duyabilmesi, onun yerine kendini koyabilmesidir. Edebiyatın bu duygu yoksunluğunda bize bir kapı araladığını düşünüyorum. Edebiyat tüketmeyi değil, düşünmeyi, sindirmeyi, empati kurmayı ve insanları anlayarak yaşamayı öğretiyor bize. Yaşadığımız çağla edebiyat arasında böyle bir bağ kurmuş olayım.

Mete Karaoğlu: Zihninizdeki o hayali okur, yazma dürtünüzü nasıl şekillendiriyor? Yazarken, o görünmez "okur" figürü masanızda ne kadar yer kaplıyor?

Meral Çiçeklidal: Yazmaya ilk başladığım zamanlar okur kelimesi ürkütürdü beni. Tuhaf bir şekilde kendimi ona karşı savunmasız hissederdim. Yazdıklarımı kimse okumasın diye notlarımı saklardım, nedense gülünç şeyler olduğunu düşünürdüm. Galiba yazdıklarımla hissettiğim duygu karakterimle ilgiliydi; kolay ürkerim, saklanır gözlerden uzak dururum mesela. Zamanla okurla gelişen o tatlı bağı sevdim. Eleştirileri, dönütleri, bir metnin başka bir insanda bıraktığı izi merak etmeye başladım. Yazmanın öğretici bir tarafı olduğunu da o zaman fark ettim, yazdıklarım beni dönüştürdü gün sonunda. Artık okurla göz temasından çekinmeyen, beni yönlendirmesine izin vermediğim bir ilişki gelişti aramızda. Yine de yazdıklarımın başka bir insanın insanda karşılık bulacağını bilmek tuhaf gelmiyor değil, bu da az da olsa etkiliyor beni. Bundan kaçınmak için kendi okurluğumu keşfettim, sessizce yazar, sonra yazdıklarımı sesli okur, kulak veririm kendime. Yani görünmez bir okurun etkisi altında yazdıklarıma korkuyla yaklaşmaktansa metnimin hakkını önce kendime hesap verir şekilde yazmayı tercih ederim. Bence ahlaki olan önce budur.

Mete Karaoğlu: Sizce iyi bir öykü, yazarın yaşam deneyiminin doğal bir uzantısı mıdır yoksa o deneyimi aşan ve bağımsız bir entelektüel sancı gerektiren bir yapı söküm süreci mi?

Meral Çiçeklidal: İyi bir öykü gücünü yaşamdan aldığı kadar yazarın okurluğuyla biriktirdiklerinden de alır. Fakat benim yazma serüvenimi şekillendiren şey, toplumsal acıların uykularımı kaçırmasıydı. Her gün, belki her an, yeni bir trajediyle, yeni bir acıyla karşılaşıyoruz. Bazen insan doğası gereği kötü kokuya alışmak gibi bu trajedilere de alışabilir, fakat benim böyle bir duygu dünyam olmadı hiç. Nitekim yaşadıklarımı düşünmek, onları başka bir anlam katmanına taşımak ve edebiyatın diliyle yeniden kurmak yapılması gerekendi benim için. Bunun yapmamın nedeni alışmayı reddetmekti. Sonra da yaşadıklarımı yazıya aktarmam gerektiğini düşündüm. Yazmak sorumluluk gerektiren bir şey bir de, içimdekilerin entelektüel sancısı olsa olsa başkasının duymasını sağlama duygum olurdu, ben de bu sorumluluğu üstlenerek (yazarak) bunu yaptım.

Mete Karaoğlu: Kurgunun ve dil işçiliğinin ötesinde metni diri tutan; yazarın cebinde taşıması gereken en temel töz sizce nedir?

Meral Çiçeklidal: İnsanın yazarken, üretirken, yaşarken, tüketirken, severken, ayrılırken, kısacası insanın bulunduğu her anda ve her durumda vicdanlı olması gerektiğini düşünüyorum. Bence yalnızca bir yazarın değil her insanın sahip olması gereken şey bu: vicdan. Yazar olmak biraz da vicdanlı olmakla ilgili bir şey, bakmayı, görmeyi ve gördüklerine karşın tavır almayı gerektiren entelektüel uğraş. Toplumun bir kesiminin yaşadığı acıya gözlerini kapatıp onu görmezden gelerek yazan bir yazar, yazdığı metin ne kadar güçlü, dili ne kadar etkileyici olursa olsun, vicdanını metnin dışında bırakmış olmaz mı? Dolayısıyla yazarın tavrı en az metni kadar önemlidir bana kalırsa. Belki de yazarlığın en zor taraflarından biri başkasını anlatırken kendine de bakabilmeği becerebilmesidir. Metni diri tutan şey iyi kurulmuş bir cümle kadar o cümlenin arkasında duran yazarın tavrıdır. Elbette vicdan, edebiyatı bir ahlak aracına dönüştürmek, yazarı da toplumsal meselelerin sözcüsü yapmak değildir. Edebiyatın kendi özgünlüğü vardır, bunu da ıskalamadan yapılan edebiyat doğru edebiyattır.

Mete Karaoğlu: Yazma serüveninizde belleğinizde yer eden, sizi ilk kez “kelimelerin büyüsüyle” tanıştıran veya sizi yazmaya ait hissettiren o anı/imgeyi bizimle paylaşır mısınız?

Meral Çiçeklidal: Henüz küçük bir kız çocuğuyken kız kardeşimle yaprakların üzerine bir şeyler yazıp, sonra da o yaprağı kurutmayı çok severdik. Büyülü bir şeydi, dua vardı, sevgi vardı, oyuncak vardı. Geriye dönüp baktığımda, yazıyla kurduğum ilk ilişkinin bu olduğunu söyleyebilirim. O zamanlar bunun yazmak olduğunu bilmiyordum elbette, dua gibi sözcüklerin bir yaprağın üzerinde başka bir şeye dönüştüğüydü yalnızca. Sonra hayatın başka bir tarafı beni yazıya yaklaştırdı, o da acıydı. Beni asıl masaya oturtan şey, içimde biriken ve beni boğan o rahatsızlık duygusuydu diyebilirim. İçimde biriktirdiğim her şey yazıya aktı aniden. Sanırım yazmak bu noktadan sonra bir tercih olmaktan çıktı, içimde olup bitenlerle baş etme aracına dönüştü.

Mete Karaoğlu: Okuduğunuz an dünyanızı sarsan, edebiyata veya hayata bakışınızı geri dönülemez şekilde değiştiren o kitap veya yazar hangisiydi?

Meral Çiçeklidal: Buna tek bir kitap ya da yazar adı vererek cevap vermek çok zor. Bir yazarın kitabından örnek verip sevdiğim diğer yazarları gücendirmek istemem. Ama sanırım İnce Memed, beni çok derinden etkileyen kitaplardan biri, belki de ilkiydi diyebilirim. Yaşar Kemal’in dünyasıyla karşılaşmak, edebiyatın hikâye anlatmaktan fazlası olduğunu anlıyor insan. Yaşamın içinden yarattığı karakterlerle, insanı, doğayı, adaletsizliği, acıyı ve umudu aynı anda anlatan az yazar vardır, benim için yazarlık hayatımın en anlamlı karşılaşmasıdır diyebilirim. Yaşar Kemal’e olan hayranlığımın yeri bu yüzden bambaşka. Onun yazın dünyasında hem toprağın kokusunu duyabilir insan hem insanın yazgısını fark edebilir hem de başkaldırının sesini duyabilir bence. Ne diyebilirim ki, iyi ki yollarımız kesişmiş bu büyük yazar ve büyük destanıyla.

Mete Karaoğlu: Son olarak: hem kendinize sorduğunuz hem de çağdaşınız olan yazarlara, okurlara ve gelecekte sizin metinlerinizle karşılaşacak okurlara bırakmak istediğiniz bir soru var mı?

Meral Çiçeklidal: Bu kaosun içerisinde hâlâ kendi sesinizi duyabiliyor musunuz?