MURAT ERCAN İLE ÖYKÜ

Çok gürültülü bir çağın içindeyiz ama insanın iç sesi hiç olmadığı kadar yalnız.

ÖYKÜ & KURMACA

mete karaoğlu

6/6/20266 min read

Mete Karaoğlu: Metinle geçen ya da geçecek yılları düşündüğünüzde zihninizde nasıl bir imge canlanıyor? Kendi yazınsal serüveninizi ve kelimelerle kurduğunuz mesaiyi nerede ve nasıl bir üslup evriminde görüyorsunuz?

Murat Ercan: Metinle geçen yılları düşündüğümde zihnimde büyük bir kütüphane değil, daha çok yarı karanlık bir bekleme salonu canlanıyor. İnsanların birbirine çok yakın oturup yine de birbirine ulaşamadığı bir yer denilebilir. Benim yazıyla ilişkim biraz da oradan geliyor sanırım. Yazmak için dünyayı açıklamak değil, dünyanın içimde bıraktığı tortuyu anlamlandırmaya çalışmak gibi bir tanım kullanabilirim.

Kendi yazınsal serüvenime baktığımda, ilk zamanlarda daha çok “yaraya” odaklandığımı görüyorum. Şimdi ise yaranın kendisinden çok, o yaranın insan dilini nasıl değiştirdiğiyle ilgileniyorum. Çünkü yaşadıklarımızdan önce, yaşadıklarımızı anlatma biçimiyle değişip dönüşüyoruz. Belki de üslup dediğimiz şey, insanın ruhunda yıllarca dolaşan sessizliğin cümleye dönüşmüş hâlidir.

Ben hâlâ tamamlanmış bir yerde olduğumu düşünmüyorum. Yazı, zihnimde bitmiş bir ev değil; içinden sürekli rüzgâr geçen bir yapı. Her kitapta başka bir çatlağın içinden geçiyorum galiba.

Mete Karaoğlu: Günümüz edebiyat dünyasını ve öykücülük anlayışlarını gözlemlediğinizde; sizin anlatı dünyanızla yakınlık bulduğunuz ya da mesafeli durduğunuz yaklaşımlar neler? Yazma pratiğinizde “kendi sesinizi” bulduğunuzu hissettiren o eşik noktası neydi?

Murat Ercan: Bugünün edebiyatında zihnimi en fazla meşgul eden şey, hızın derinliğin önüne geçmesi… Metinlerin çoğu artık yaşanmak için değil, tüketilmek için yazılıyor gibi geliyor bana. Oysa insan ruhu hızlı akan bir şey değil. Acının da aşkın da yalnızlığın da kendi bekleme süresi var.

Ben anlatıda fazla steril dünyalara yaklaşamıyorum. Son yazdıklarımda kusursuz karakterlere, kusursuz cümlelere de mesafeli durduğumu fark ediyorum. Çünkü hayatın kendisi kırıklı ilerliyor zaten. İlgimi çeken şey biraz da insanın saklamaya çalıştığı gölge tarafı.

“Kendi sesimi buldum” dediğim net bir an olmadı açıkçası. Daha çok fark ettiğim eşikler var. Başkası gibi yazmaya çalıştığımda metin nefes almıyordu mesela. Kendi karanlığıma, kendi taşrama, kendi iç sıkışmalarıma döndüğümde ise cümleler yürümeye başladı. Sanırım en çok, saklamaya çalıştığım yere yaklaşınca kendi sesimi duyuyorum.

Mete Karaoğlu: Bir yazar olarak, içinde bulunduğumuz çağı değerlendirmeniz çok kıymetli. Neler söylemek istersiniz?

Murat Ercan: Çok gürültülü bir çağın içindeyiz ama insanın iç sesi hiç olmadığı kadar yalnız. Herkes görünür olmak istiyor fakat kimse gerçekten görünmek istemiyor. Görünmek, biraz da kırılganlaşmayı göze almak demek.

Bugün insanın en büyük trajedilerinden biri, her şeye erişiyorken hiçbir şeye temas edemiyor oluşu. Bilgi çoğaldı ama tecrübenin derinliği azaldı. Artık acıyı bile hızlı tüketir olduk. Yasın süresi kısaldı. Ayrılıkların üstü görünmez brandalarla çevrili adeta.

Edebiyatın hâlâ önemli olmasının sebebi burada yatıyor sanırım. İyi bir metin bilgi vermez sadece, insanı kendi karanlığıyla baş başa bırakır. Bu çağda en çok kaçtığımız şey de bu gibi görünüyor. Yüzleşmek yerine uygun adım firar etmek.

Mete Karaoğlu: Zihninizdeki o hayali okur, yazma dürtünüzü nasıl şekillendiriyor? Yazarken, o görünmez "okur" figürü masanızda ne kadar yer kaplıyor?

Murat Ercan: Yazarken belirli bir okuru düşünmüyorum ama metnin içinde görünmez bir insan dolaşıyor mutlaka. Ben ona “okur”dan çok “eşlik eden biri” diyorum. Yol arkadaşlığı. Çünkü ben metni yukarıdan konuşarak kurmuyorum. Daha çok birlikte yürüyormuşuz gibi yazıyorum.

Kafamın içindeki ideal okur, her şeyi hemen anlamaya çalışan değil; metnin içinde biraz kaybolmayı göze alan biridir. Zaman zaman hikâyenin sonunu ona bırakmayı tercih ediyorum. Hayal dünyamdaki tek işçinin kendim olması ona da haksızlıkmış gibi geliyor. El yordamıyla kalkındırmak gerekebilir kurguyu. Anlam kısmı için de aynı şeyi düşünüyorum. Çünkü kimi cümleler açıklanmak için değil, hissedilmek için vardır ve ideal okur hisleriyle yön verir.

Yazarken masada büyük bir kalabalığın olması, fazla okur düşünmek, bazen insanı kendi hakikatinden uzaklaştırabiliyor. Metnin biraz yalnızlık istediği düşüncesi burada devreye giriyor sanırım.

Mete Karaoğlu: Sizce iyi bir öykü, yazarın yaşam deneyiminin doğal bir uzantısı mıdır yoksa o deneyimi aşan ve bağımsız bir entelektüel sancı gerektiren bir yapı söküm süreci mi?

Murat Ercan: İyi öykünün yalnızca yaşanmışlıktan çıktığına inanmıyorum. Elbette çevremizden beslenerek de yazıyoruz. Herkesin acıyı yaşadığını ama her acı yaşayanın onu dönüştürebilme kabiliyeti olduğunu düşünmüyorum. Bu anlamda edebiyat, biraz da yaşanan şeyi ikinci kez kurabilme meselesi.

Tamamen zihinsel bir mühendislik de değil bu söylediğim. Kişi kendi karanlığından hiç geçmemişse, metnin bir yerinde o boşluk hissediliyor. Okur bunu sezebiliyor. En azından benim gözlemlediğim bu.

Bence iyi öykü, yaşanmışlıkla düşünsel derinliğin birbirine temas ettiği yerde doğuyor. Yani önce hayatın içinde kırılıyor, sonra o kırığın dilini arıyoruz.

Mete Karaoğlu: Kurgunun ve dil işçiliğinin ötesinde metni diri tutan; yazarın cebinde taşıması gereken en temel töz sizce nedir?

Murat Ercan: Sanırım vicdan.

Bunu ahlâkî bir üstünlük anlamında söylemiyorum. Daha çok insanın kendi içindeki çürümeyi fark edebilme cesareti olarak düşünüyorum vicdanı. Çünkü kendine karşı körleştiğinde, metin de körleşiyor.

Kurgu öğrenilir, teknik gelişir, dil zamanla oturur. İnsanın başka bir insanın acısına gerçekten yaklaşabilme yeteneği yoksa, metin bir noktadan sonra yalnızca “kurulmuş” bir şeye dönüşüyor.

Beni edebiyata hâlâ inandıran şey, bir cümlenin içinde, hayatta hiç karşılaşmadığım birinin yalnızlığına dokunabilme arzumdur.

II. Bölüm:

Mete Karaoğlu: Yazma serüveninizde belleğinizde yer eden sizi ilk kez “kelimelerin büyüsüyle” tanıştıran veya sizi yazmaya ait hissettiren o anı/imgeyi bizimle paylaşır mısınız?

Murat Ercan: Çocukken televizyon ekranındaki uzak ülkelere bakıp odamdan çıkmadan dünyayı hissedebildiğim anları ve pazar günleri “Resim Sevinci” programını izlerken Bob Ross’un çizdiği küçük mutlu ağaçları her defasında farklı dünya alanlarında imgelediğimi hatırlıyorum. Sanırım kelimelerin büyüsüyle ilk kez televizyonda, radyoda ve okul kütüphanesinden edindiğim kitaplarda karşılaştım. Hiç gitmediğim yerlere bir cümleyle ulaşılabileceğini fark ettim. Bu büyü yardımıyla Pal Sokağı’nı ziyaret etmişliğim bile vardır.

İçimde bir şey sürekli konuşuyordu ama gündelik yaşamın dili onu taşırmaya yetmiyordu. Yazmak biraz o taşmayı aramak oldu benim için.

Mete Karaoğlu: Okuduğunuz an dünyanızı sarsan, edebiyata veya hayata bakışınızı geri dönülemez şekilde değiştiren o kitap veya yazar hangisiydi?

Murat Ercan: Dostoyevski benim için önemli bir eşikti. Yarattığı karakterlerde insanın yalnızca iyiliğini değil, çürümesini de gördüm. İnsanı parçalanmış hâliyle anlatabilmek büyük bir cesaret bence.

Tezer Özlü’nün yalnızlığı, Oğuz Atay’ın dili, Yusuf Atılgan’ın iç sıkışmaları da bende derin izler bıraktı. Tanpınar okumamanın yarattığı büyük bir boşluk olduğunu düşünüyorum ayrıca. Hepsinde insan ruhunu süslemeden anlatma çabasının ortak olduğunu görüyorum her okuduğumda. Bazı kitaplar hikâye anlatmıyor sadece. İçinizde saklı duran bir sesi uyandırıyor. Ben edebiyatı biraz da bunun için seviyorum.

Mete Karaoğlu: Son olarak; hem kendinize sorduğunuz hem de çağdaşınız olan yazarlara, okurlara ve gelecekte sizin metinlerinizle karşılaşacak okurlara bırakmak istediğiniz bir soru var mı?

Murat Ercan: “İnsan, kendinden kaçarken en çok hangi yüzünü geride bırakır?”

Kendi metinlerimde dolaşan karakterlerin çoğu aslında bir yere gitmeye çalışmıyor, bu sorunun özelinde konuşacak olursak. Daha çok, içlerinde taşıdıkları bir şeyden uzaklaşmaya çalışıyorlar. İnsanın en uzun yolculuğunun da kendi içinden çıkmaya çalıştığı yolculuk olduğunu fark ediyorum yaş aldıkça.

KİTAPLARI

Kemik Kokusu

Çatlaktan Dolan

Nana Arpia Değerler Ormanı