MUSTAFA ORMAN İLE ÖYKÜ

Hangi diri, bir ölüden daha fazla daha güçlü konuşabilir?

ÖYKÜ & KURMACA

mete karaoğlu

5/23/20265 min read

Mete Karaoğlu: Metinle geçen ya da geçecek yılları düşündüğünüzde zihninizde nasıl bir imge canlanıyor? Kendi yazınsal serüveninizi ve kelimelerle kurduğunuz mesaiyi nerede ve nasıl bir üslup evriminde görüyorsunuz? Günümüz edebiyat dünyasını ve öykücülük anlayışlarını gözlemlediğinizde; sizin anlatı dünyanızla yakınlık bulduğunuz ya da mesafeli durduğunuz yaklaşımlar neler? Yazma pratiğinizde kendi sesinizi” bulduğunuzu hissettiren o eşik noktası neydi?

Mustafa Orman: Yazı benim dünyamda üstü toprakla örtülmüş bir fidedir. Toprağı eşeler, fidenin köküne iner, onu güneşe çıkarır, suyunu verir, yapraklarına dokunurum. Sonra canlanır. Gövdesi kalınlaşmaya başlar, yaprakları büyür, dalları uzar, köklerini yeraltına yayar. Kıpırdar, toprağı çatlatır, taşların arasından köklerini gezdirir, dünyaya durur fideden fidan olmaya giden yolda. En sonunda da bir ağaç olur öylece bekler. Diriltilmiş bir şey artık yeryüzüne ve gökyüzüne konuşur. Metinlerin kitaplaşıp çokça beklemesi bundandır. Meyvesini yavaş yavaş bollatır ve verir. Kimileyin de dökülür, çırılçıplak olur, uyur. Gene uyanır. Kitaplar da ağaçlar gibidir. Bazı ağaçlar, meyve verdikçe verir sonunda kurur. Bazı ağaçlar da bekledikçe bekler, sonra meyve verir. Yazım sürecinden yayımlanma sürecine dek her şey bende böyle canlanıyor. Dil ve hikâyem de buradan can buluyor kendisine.

Dilin dilsizliğe evrildiği noktada kendimi görüyorum. Her şey söylenmiş ve bitmiştir. Ama orada bir sessizlik anı belirir. İşte kendimi oraya koyuyorum. Çünkü kendi etinden, ruhundan, kanından veren hiçbir şeysiz kalmıştır. Hiçbir şeysiz kalmayla sessizlik evreninde gidip geliyorum. Her şeyi söylerken aslında hiçbir şey söylemediğimiz o evrene daha yakınım.

Anlatı dünyam günümüz yazarlarından kimseye yakın değil. Hem konu hem de üslup bakımından ayrıştığımı düşünüyorum. Bu yüzden de, çoğunlukla benim aramdaki mesafenin ölçülmeyecek denli uzak olduğunu düşünüyorum. Ve bunu söylerken dünyaya şüpheyle baktığım gibi kendime de şüpheyle bakıyorum.

Tek bir kişiye yazıyorum ben. Masada ben tek başınayım. Kendime yazıyorum. Kitaplaştıktan sonra yazgısına ters bakana yazıyorum. Halkının ateşini yakmakla meşgul olana yazıyorum. Hafızasını ve öfkesini diri tutanlara yazıyorum. Damı akana yazıyorum. Yaşamaya çalışırken yaşam umudu arayana yazıyorum. Bana dönmekte güçlük çıkaran yüzüme yazıyorum.

Mete Karaoğlu: Bir yazar olarak, içinde bulunduğumuz çağı değerlendirmeniz çok kıymetli. Neler söylemek istersiniz?

İnsanın hata yapma payının elinden aldığı bir çağ bu. Hata yapan utanır. Hata yapmamayı dikte ederseniz insandan utanmayı da söküp alırsınız. Herkesin pusuda beklediği bir çağ bu. Düşenin vay haline. Sorgusuz, sualsiz düşenin vurulduğu bir çağ bu. Daha yaşarken itilmiş, kendini ifade etmenin önüne geçilmiş, ölüme terk edilmiş, haklılığını dile getirmekten güçsüz düşmüşlerin çağı bu. Vasatın korunaklılığının arttırıldığı, vasatın omuzlarda taşındığı, kısa yoldan köşeyi dönmekten başka amaç taşımayanların çağı bu. Ölümüne sevilmek isteyenlerin, ama ölümüne sevmek istemeyenlerin çağı bu. Ömre neşet olunan sessizliklerin yok sayıldığı, kuru gürültülerin abı hayat görüldüğü bir çağ bu. Gösteriden kibrini yükseltmiş, şah damarına yakın bıçaktan habersiz bir çağ bu.

Mete Karaoğlu: Zihninizdeki o hayali okur, yazma dürtünüzü nasıl şekillendiriyor? Yazarken, o görünmez "okur" figürü masanızda ne kadar yer kaplıyor?

Mustafa Orman: Yazarken metnin hikayesi ve karakterleri, dünyayı benden kovduğu için o hayali okurdan geriye bir şey kalıyor mu? Kalmıyor. Unutulmuş bir zaman diliminde hiçbir şey yanınızda yörenizde olmaz. Hayali okurun yanımda yöremde olması, beni yazının içinde tutar mı? Yazarken okuru hiçbir zaman düşünmüyorum. Düşünmeyeceğim de.

Mete Karaoğlu: Sizce iyi bir öykü, yazarın yaşam deneyiminin doğal bir uzantısı mıdır yoksa o deneyimi aşan ve bağımsız bir entelektüel sancı gerektiren bir yapı söküm süreci mi?

Mustafa Orman: Deneyim yalnızca sizi konumlanma konusunda teselli edebilir. Deneyim bu yüzden şarttır. Beni teselli eden bir çeperdir deneyim. Onun uzuvlarıyla yaşamın dibini daha net görebilirim. Bu da yazının uzamını genişletir. Hikayenin dönüşümünü belirler. Deneyimlediğim şeyi nasıl anlatabilirim? Tutkal görevi görür, orada teselliyle anlatmak istediğim şey bu. Tutkal ayakta tutar, sıkı sıkıya birbirine bağlar, bir arada tutar. Deneyim yazının tüm unsurlarını yaşatmaya; yaşamı, yaşamın karşısına koymaya yarar. Arının çiçeklere konup sonra peteklere bal yaptığı o muazzam tabloyu düşünelim. Yalnızca çiçeğe konmak yetmiyor. Önceden dizdiğiniz peteğe bal da yapmak gerekiyor. Deneyimi olmayan da başkasının deneyimine yaslanıp sahte bir evren yaratır. Yüzyıl gerideyim belki ama insanlığın yüzyıl geriye geleceğini de biliyorum. Çünkü ilerleme dediğimiz şey, kim bilir belki de son sürat bir uçuruma koşmaktır?

Mete Karaoğlu: Kurgunun ve dil işçiliğinin ötesinde metni diri tutan; yazarın cebinde taşıması gereken en temel töz sizce nedir?

Yaratıcılığını yitirmiş, aynı meseleleri pişirip sunmuş, dünyayla arasındaki ilişkiyi yalnızca üne kavuşmaya ve çok satılmanın emrine vermişlerin bahane olarak sunduğu dünyada her şey yazıldı yakınmalarına şerh düşmek istiyorum. Dünyada yazılmayan milyonlarca konu var. Burada konunun öncelik olduğunu düşünmüyorum tabii ki, konunun artık bu zamanda önemli yer tuttuğunu söylüyorum. Bu yüzden artık konu özgünlüğü de önemli. Kök salmak için konunun biricikliği de mühim.

II. Bölüm:

Mete Karaoğlu: Yazma serüveninizde belleğinizde yer eden, sizi ilk kez kelimelerin büyüsüyle” tanıştıran veya sizi yazmaya ait hissettiren o anı/imgeyi bizimle paylaşır mısınız?

Mustafa Orman: Yaşar Kemal ile bir fotoğrafımız var. Masada duruyor. O fotoğrafın, anın üzerinden on altı yıl geçmiş. Onun anlattıklarının büyüsünü başucumda ve o fotoğrafta saklıyorum. Bu anı beni mesut ediyor. Bu anı beni yazının içine atıyor, yazmamı söylüyor. Pes etmememi ve yalnız kalmamı salık veriyor. Tek saniyede orada kalıyorum.

Mete Karaoğlu: Okuduğunuz an dünyanızı sarsan, edebiyata veya hayata bakışınızı geri dönülemez şekilde değiştiren o kitap veya yazar hangisiydi?

Mustafa Orman: Bir dönüm noktası yok, birçok dönüm noktası var hayatımızda. Bir kitap ya da bir yazar da yok. Birçok kitap, birçok yazar var. Yaşar Kemal'in İnce Memed'i, Thomas Bernhard'ın Bitik Adam'ı, Aslı Erdoğan'ın Taş Bina ve Diğerleri, Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ı, Turgut Uyar'ın Malatyalı Abdo İçin Bir Konuşma şiiri, Melville'nin Katip Bartleby'i, Cervantes'in Don Kişot'u, Melih Cevdet Anday'ın Mikado'nun Çöpleri, Raziye'si, Ahmet Uluçay'ın Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi güncesi…

Mete Karaoğlu: Son olarak; hem kendinize sorduğunuz hem de çağdaşınız olan yazarlara, okurlara ve gelecekte sizin metinlerinizle karşılaşacak okurlara bırakmak istediğiniz bir soru var mı?

Hangi diri, bir ölüden daha fazla, daha güçlü konuşabilir?

KİTAPLARI

Derdin İncinmesin

Annem Gittiğinden Beri Çiçek Ekmiyoruz Bahçeye

Ovada Paldır Küldür

Ev Öldü Ben Ağaçları Seyrettim