MUTLU GÜNEY İLE RÖPOTRAJ

"Anılar, unutuluyor biliyor musun? Anılar. Anıların hepsi unutuluyor."

TİYATRO

mete karaoğlu

4/29/202611 min read

Mete Karaoğlu: Merhaba, nasılsınız? Öğrencilik yılları ile birlikte 50 yılı aşkın bir süredir sahnelerde olan Mutlu Güney sahnede geçen yılları düşününce neler hissediyor? Genel bağlamda bir öz-eleştiriniz var mı?

Mutlu Güney: Teşekkür ederim, E tabii var, olmaz olur mu? Sanatçı emekli olmuyor, emekli olmayınca da hayatın içinde devam eden bir karmaşayı telafi etmeye çalışıyoruz, senin de anlayacağın. Tiyatro, teknoloji geliştikçe tiyatronun işlevleri de değişmeye başladı, görsellik çok öne çıkmaya başladı, edebiyat geride kalmaya başladı. Edebiyat geride kalınca insanlar o yıllarda daha değişik şeyler istemeye başladılar.

Mesela Cirque du Soleil var bir gösteri merkezi, muhteşem gösterileri var ve insanlar böyle gösteriler istiyorlar ama bunun içinde dram yok oluyor, dram olmayınca tiyatro seyirlik olarak görülüyor. Tiyatronun esas görevi diğer sanatlardaki görevler gibi kuşaklara aktarılabilecek klasikler oynayabilmek, biz onun için yetiştirildik. Niye Kuğu Gölü on yılda bir oynar her yerde, niçin Hamlet, Çehov oynar? Bunlar üst insanın içindeki tüm hırsları, düşünceleri ve drama’yı ortaya çıkaran en iyi eserler olduğu için. Bunu tüm dünyanın herkesin bilmesi gerekiyor ve o estetiğe, felsefeye o estetiğin içindeki güzelliğe ulaşmasını sağlamak gerekiyor. Bu ancak böyle, bunlarla oluyor. Çaykovski'yi niye dinliyoruz? Çünkü bir klasik, bugün ki heavy metal bile onlarla alışveriş yapmıştır.

Mete Karaoğlu: Oyunculuğa başladığınız ilk dönemleri de düşünerek "Türkiye'deki oyunculuk" üzerine günümüze yaklaştıkça gözlemlediğiniz ve sizin dikkatinizi çeken, ekolünüzle uyuşan ya da uyuşmayan, karşı çıktığınız; sizin oyunculuğunuzu desteklediğini düşündüğünüz; sizde değişim- dönüşüm oluşturan olguları kısaca dinlemek isteriz.

Mutlu Güney: Carl Ebert’in Türkçeye, konservatuara getirdiği eğitim sistemi Stanislavski’nin eğitim düzeyiydi. Baya zor şartlar altında dört-beş kişi mezun veren bir okuldu. Düşünsenize bin iki yüz kişi giriyor altı kişi alıyorlar zordu konservatuar kazanabilmek ve bitirebilmek. Şimdi eğitim alıyor gençler hemen tiyatrocu oluyorlar. Biraz diksiyon, biraz mimik öğretiliyor hadi bakalım bitti… Tiyatrocunun entelektüele yakın bir eğitim alması gerekiyor. Klasiğin içindeki her şeyi biliyor olması gerekiyor. Şimdi yedi ana sanat dalı var biz altıncı sanat dalıyız. Tiyatro bu altı ana sanat dalının birleşmesinden meydana gelmiş bir sanattır, tiyatroyu küçümsemek çok tuhafıma gidiyor.

Bizim öğrenmemiz gereken o kadar çok şey vardı ki, hocalarımız bize ancak sanat tarihi, psikoloji, pedagoji… Daha ne diyeyim bütün dalları bilmek zorundasınız derdi… Bir rejisör sahneye bir oyun koyacaksa müziği muhteşem bilmesi gerekiyor, operayı bilmesi gerekiyor, baleyi bilmesi gerekiyor. Ama bunlar eğitim tarzından olan şeyler, eğitilmek öyle kolay bir olgu değil. Eskiden 16 yaşında çocukları konservatuvara alıyorlardı. Ben de 17 yaşında girdim… Niye 16 yaşında diye sorulduğunda daha çocuğun sesi oturmamış, çocuğun sesini oturtabilmek için eğitim veren bir okul. 16 ile 21 arasıydı daha sonra YÖK kararlarıyla bu liseden sonraya döndü, liseden sonraya dönünce daha değişik oyuncular çıkmaya başladı.

Diyeceğim bu meslek böyle giderken Türkiye’nin yaşamış olduğu, gençleri yok etmeye dayalı, gençleri sağlıklı görmeyen, gençlere güvenmeyen bir neslin kültür erozyonu yaratarak bu güzelim memleketin kültürünü bambaşka bir noktaya çektiler ve YÖK ortaya çıktıktan sonra konservatuarların iç ahlakları bile bozuldu. Yani iç ahlakı derken kendi yaratmak istediği sanat ortamı gelişmedi, gelişmeyince de ortaya sadece televizyon dizilerinde oynamaya çalışan oyuncular çıktılar…

  • Mete Karaoğlu: Hazır paket bir eğitim sistemi oturmaya başladı bu da elbette oyuncunun kendi inşası sürecinde bir başlangıç oluşturmaya yetmedi. Üç beş tarihsel bilgi ve birkaç deneyimle yeni bir inşa oluşturmak çok zor…

Mutlu Güney: Olmuyor, yani bizim elimize verilen kitapları mutlaka okumamız altını çizip not almamız gerekiyordu. Ve tüm kitaplar senede okuyabileceğin kitabın adedi 45, klasik. 45 müzik dinleyeceksin, o zamanlar pikap vardı, pikapla dinlerdik. Elimiz mahkûm dinlerdik. Bir kitabı geri götürmezsen diploma vermezlerdi. Eğitim okumakla başlıyor, biz o kadar çok okuduk, ne işe yaradı diye sorarsan çok işe yaradı tabi.

Türkiye’deki oyunculuk üzerine biraz önce açıkladığım gibi konservatuarların YÖK’e bağlandıktan sonra hızlı bir şekilde mantar gibi bitmesi; Isparta, Mersin, Erzurum, yurdun çeşitli yerlerinde konservatuar ve oyunculuk bölümlerinin açılmasıyla birden bire ortaya garson oyuncular çıkmaya başladı. Çünkü çocukların yapacağı bir şey yok, çünkü tiyatro Türkiye’de maalesef arz edilen bir şeydir. Talep edilen bir şey değil. Yani biz hep arz ederiz oyuncular olarak, tiyatro olarak; lütfen gelin, ne olur oyunumuzu seyredin lütfen bakar mısınız bu çok güzel bir oyun. Talep. Türk insanının kültüründe talep etmek diye bir olgu olmadığı için maalesef hep arz etmek zorunda kalıyoruz, bu arzı ederken de özel tiyatrolar çıldırıyor parasızlıktan mahvolmuş durumdalar; yani rahat bir yaşam süremiyorlar maalesef, daha iyi olması gerekirken.

Türkiye’nin maalesef tiyatrosu sadece İstanbul’daydı. Osmanlıdan baktığımız zaman Darülbedayi var. Anadolu’da sadece orta oyunları var ve folklorik oyunlar var; Anadolu o kadar aç kalmış ki aslında tiyatroya, ben 7 defa Türkiye’yi dolaştım yani her yaz, her mayıs-haziran aylarında turne yapardık devamlı doğuya, güneydoğuya her yere. Her yeri biliyorum, dolaştım. İnsanlar aç ama orada herhangi bir eğitim verecek kimse olmadığı için “bu konservatuarlar dediğim yere de geleyim yine, bu kadar okul açıldı da hocaları kim hangi profesör ne profesörü, tiyatronun profesörü olur mu? Olmaz mı? Bunlar tartışılması gereken şeyler. Komik oluyor çünkü doçent doktor bilmem kim, ne yazıp da ne çıkartabilir anlayamıyorum. Tabii Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tiyatro kürsüsünden bahsetmiyorum, oradaki tabii bilimsel tiyatronun hocaları var onlar ayrı. Dramaturgi ayrı ve bizim için çok önemli bir şey. Dramaturgi olmadan olmuyor, nereye kadar gidebilirsin ki? İşte bu konuda Türkiye’deki durum bu. Çocuklar da bir şey yapamıyor yani ne diyeyim.

Bir zamanlar yedi bölgeye ayrılmıştı Devlet Tiyatrosu, yedi bölge için büyük savaşlar verdik. Her bölgeye giden oyuncular mutlaka orada bir küçük sahne yaparak oradaki çocukları önce figürasyona sonra yavaş yavaş tiyatroya alıştırarak konservatuara yollamaya çalıştık. Bunu sadece Bursa Devlet Tiyatrosu başarabildi o kurslardan da çok meşhur oyuncular çıktı. Bursa Devlet Tiyatrosu'nun oda tiyatrosu olarak kullanılıyor orayı biz kurs yeri diye düşünüyorduk, Feraizcizade Mehmet Şakir Efendi Kursu, hiç unutmuyorum. Buradan çok iyi oyuncular çıktı. Aynı şeyi tüm bölgelerde yapmaya çalışsaydık o bölgenin çocuğu konservatuara gidip döndükten sonra orada tiyatroyu kurma amacıyla… Bunu Antalya Devlet Tiyatrosu yaptı ama geri gelen oyuncular bir yıl sonra İstanbul’a göçtü parayı bulamadıkları için. Ne yapsınlar.

  • Mete Karaoğlu: Kötü bir durum, İstanbul’da toplanılması Anadolu’nun seyirlik oyunları üzerinde de bir ıssızlık oluşturdu. Ortaoyunlarına baktığımız zaman günümüz temsillerinde İstanbul’da, çerçeve sahneye sıkışmış bir Ferhan Şensoy tiyatrosu mevcut. Fakat Anadolu, geleneksel oyunlarını düğün vb. geleneksel alanlarda organik olarak gerçekleştirirken, bana göre İstanbul’da var olan temsilciler, gelenek öğelerini kullanan tiyatro, kendini çerçeve sahnelere sıkıştırdı.

Mutlu Güney: Şimdi tiyatro baktığımız zaman Hristiyanlıktan gelmedir; İtalyan sahne falan şey değil, zaten kilisenin içi baktığın zaman sahne gibidir oturduğun yerler seyirliktir. Sokak tiyatrosu dediğimiz bir tiyatro dalı vardır mesela, sokak tiyatrosu bence gençliğin yapabileceği en güzel tiyatrolardan biridir, istediğiniz yerde istediğiniz yeri bir sahne yapabilirsiniz. O anda istediğiniz konuyu interaktif bir şekilde anlatabilirsiniz. Bizim Anadolu kültüründe var olan epik tiyatronun da bizde olan yanlarından “hop işte geldik Şişli'ye in bakalım babacığım hop” diyor mesela Şişli'ye geldiğini anlatıyor İsmail Dümbüllü mesela, bunu İtalyan sahnede değil de ortada oynuyor yani ortaoyunu. Yani bizim tiyatromuz var ve çok samimi yani içten ve çarpıcıdır. Hiçbir şeyi sakınmaz, patır kütür söyler.

Fakat benim çerçevem bu eğitimi almış bir eğitim değil, doğaçlamayla beraber yapılacak bir eğitim, bu sadece eğitilirken yapılması gerekir çünkü hayal gücü genişler. Hayal gücü genişlediği zaman.. işte önemli olan o çocuğun hayal gücünü geliştirmek, onun hayal gücüyle uçabilmek, ayakları yere basarak yeni maceralar bulmasını sağlamak, öyle değil mi? Bilmiyorum, öyle düşünüyorum.

Mete Karaoğlu: Eyleme iştahını kabartan bir şey bu.

Mutlu Güney: Tabii hayal gücü… Her şeyi yapan da o.

Mete Karaoğlu:Bir sanatçı olarak bulunduğumuz çağı değerlendirmeniz çok kıymetli. Neler söylemek istersiniz?

Mutlu Güney: Felsefesi olmayan bir toplum çöker. Felsefesi olmayan filozofu olmayan toplumlar yönlenemezler. Filozofumuz kalmadı bizim.

Mete Karaoğlu: Sahne almaya devam ediyorsunuz, tiyatro bir oynayan bir izleyenle kendini gerçekleştirmeye başlar. Şimdiye değin çok seyirci gördünüz, yıllar içinde seyir yerindeki "seyircideki" değişim üzerine neler söylemek istersiniz?

Mutlu Güney: Konservatuardayken bizi açık hava tiyatrolarına götürürlerdi. Açık hava tiyatrosunda oyunculuk öğrenmemiz, daha geniş daha büyük oynayabilmemiz için. Çünkü orada öğrenmeniz gerekiyor en arkadaki seyircinin sizi nasıl gördüğünü. Hissediyorsunuz orada, onun için orada büyük oynamak zorunda kalıyorsunuz. Orada cümlelerinizi daha derli toplu, dikkatli vurguları toplayarak arkaya atıyorsunuz sesinizin tekniğini geliştiriyorsunuz.. Bergama’ya gittiğinizde ben hem Bergama hem Karaman hem Efes.. Bizi çok dolaştırırlardı okuldayken, Bergama’ya her sene gidilirdi. Oradaki seyirciye şaşırırdık, ön tarafta valiler, protokol oturuyor arkaya doğru yavaş yavaş en tepede bir baktım mangallar yakılmış, rakılar açılmış cızbızlar dönüyor, Aa! esas tiyatro bu. Baktığın zaman açık hava tiyatrosu Yunanlılar da böyle yaparlarmış hem eğleniyorlar hem tiyatroyu seyrediyorlar. Şaşırdık, çok iyi. İnanamadım o Bergama seyircisi öyle güzel oyunu seyretti o kadar güzel reaksiyonlar verdi ki şaşırdık biz. Ankara’da da oynadığımız aynı oyunu burada oynayınca seyircinin o reaksiyonu muhteşemdi. Bununla beraber doğuya, İç Anadolu’ya gittiğin zaman aynı şekilde hiç tiyatroya gitmemiş insanların tiyatroya gelip utanarak baktıklarını kızardıklarını, yani sanki orada onlara bir şey yapılacakmış gibi bir komplekse kapıldıklarını hissediyorsun çünkü bilmedikleri için algı pozisyonuna düşüyorlar, algılayamıyorlar ortamı. Bazıları da sahneye laf atabiliyor “hadi ya o öyle değil kardeşim” diyebiliyor. Bu tabii ki çok güzel bir şey ama çerçeve sahnede böyle bir şey yapılırsa oyuncunun aksaklığına neden olabiliyor, onun farkında değil tabii ki seyirci böyle şeyler de çok oluyordu bizde. Ama yavaş yavaş idare etmeye çalışıyoruz.

  • Mete Karaoğlu: Nitekim en canlı sanat, seyirciden alınan reaksiyonun, tepkinin elbette şiddete, çok büyük olumsuz durumlara yol açmasına iyi bakamayız ama diğer türlü çağdaş yapıda interaktif etkiyi ortaya koyar. Oyuncu bu noktada sanırım kendi deneyimine deneyim katmış olur der geçebiliriz, yeter ki o canlılığın içinde yer bulsun kendisine.

Mutlu Güney: Tabii, kaybolmadan, evet.

Mete Karaoğlu: Türkiye’deki reji anlayışını, oyunculuk etmenlerini ve sahne kullanımındaki işlevselliği bu coğrafyanın toplumsal dinamikleri üzerinden değerlendirdiğimizde; yönetmenin hayal gücü ile kurduğu dünya arasındaki o organik bağın karşılığı nedir?

Mutlu Güney: Oyunu Aleksandar Popovski koydu. Aleksandar muhteşem bir rejisör, işte bak bizim hayal güçlerimiz demokrasi varsa bir yerde hayal gücü daha uçuk oluyor daha rahat düşünebiliyor insanlar. Demokrasi olmayan ülkelerde baskının vermiş olduğu sorunlardan dolayı hayal güçleri toplumsal olgulara gidiyor.

Demokratik yerlerde yaşayan insanların düşünceleri daha farklı ve daha birleştirici oluyor, ayakları yere basarak yapmak istediklerini yapıyorlar. Yani uçmuyorlar. Bir taraftan uçuyorlar ama bir taraftan ayakları yere basıyor, onu kabul ediyorsunuz. Adam oraya buzdolabı koyuyor kabul ediyorsunuz. Adam oraya plastik bir tabure koyuyor kabulleniyorsunuz, bot koyuyor kabullenebiliyorsunuz. İşte demokrasinin insanlara vermiş olduğu fayda bu bir kere. Bir taraftan da çünkü rahat düşünebiliyor baskı yok eee uçabiliyor ama ayaklarını yere basabiliyor. Biz bir uçtuğumuz zaman ayaklarımız yere basmıyor. Saçma sapan yapıyoruz. Birden bire bir saat koyuyoruz, bir cep telefonu koyuyoruz. Bu da saçma buzdolabı ne işi var Savaş ve Barış'ta! Napolyon’dan bahsediliyor. Ama kabulleniyor seyirci.

II. Bölüm

Mete Karaoğlu: Bizim için bir sahne anısı paylaşır mısınız?

Mutlu Güney: Anılar, unutuluyor biliyor musun? Anılar. Anıların hepsi unutuluyor. Ama oynamadan ben bir anı var onu anlatayım; Kiss Me, Kate oynanıyor büyük tiyatroda bi taraftan da Deli İbrahim oynanıyor yani matinede Kiss Me, Kate oynanmış suarede Deli İbrahim. İkinci perde başlamış Bozkurt Kuruç; Deli İbrahim oturuyor tahtında. Perde bir açılıyor, arkada Londra sokakları hâlbuki ki tuğranın inmesi lazım oraya Kiss Me, Kate dekoru kalmış arkada. Süha abi girip onu görünce başlıyor gülmeye, yavaş yavaş bir taraftan dekoru çekiyorlar, tuğrayı indiriyorlar, ama oynayamıyorlar gülmekten perde kapatıyorlar. Böyle şeyler oluyor teknik şeyler ama daha da saçma şeyler var şimdi ne biliyim onları anlatayım mı? Bazı şeyler de gizlidir. Trabzon’da Mimar Sinan oynanıyor, Kanuni Mimar Sinan’a diyor ki şu tepeye cami yap. Bütün seyirci dönüp arkaya bakıyor (Haluk Kurtoğlu).

Mete Karaoğlu: Aynı sahneyi paylaşmaktan keyif aldığınız meslektaşınızı ve onunla bir anınızı paylaşmak ister misiniz?

Mutlu Güney: En son özel tiyatroda oynadığım “Sanat” adlı oyunu (Yasmina Reza’nın) iki hocamla birlikte oynadım Can Gürzap, Cihan Ünal ile. Can hocamı kaybettik, çok hoştuk, çok güzel iki yıl geçirdik. Şimdi turne yapıyoruz bir yerde durduk, hocam bir şey ister misiniz? Alayım. İkisi de hocam olduğu için… Cihan hoca, bana bir soğuk kahve al, para veriyim mi? Dedi. Ya beni hala çocuk görüyorsunuz, ben 65 yaşındayım, para veriyim denilir mi? Yani onlar hala çocuk gibi görüyorlar o yaşta olmama rağmen, meslek olduğu için böyle yani, bende para olmaz mı? Gidip alamaz mıyım bir kahve yani mesela ama öyleydiler, canım ya! Tiyatro için çok önemli insanlardı, çok öğrenci yetiştirdiler.

Mete Karaoğlu: Sizi etkileyen, izlediğiniz en iyi oyun hangisiydi?

Mutlu Güney: Ben çok kolay beğenen bir insanımdır. Çünkü emek var orada. Emeğe olan saygım sonsuz, oyunu eleştiririm tabii ki ama emeğe saygısızlık etmem, seyirci olarak aklımda çok oyun var. Sessizlik diye bir oyun var Mehmet Birkiye koydu İstanbul’da. Bayıldım oyuna, oyunculuklar da çok güzeldi. Yani çok güzel oyunlar var, baya güzel oyunlar oynuyor çocuklar, tabii klasik oyun yok. Hiçbir tane yok var mı? Hangi tiyatro oynuyor? Ben bilmiyorum. Bir tane Hamlet yok, bir tane Çehov, Beckett yok hep kargacık burgacık geliyor bana. Bir yama varmış gibi geliyor, çiğ oluyor bazı oyunlar. Ama yine de gerek.

Mete Karaoğlu: Kendinize sorduğunuz ve çağdaşı olduğunuz tüm sanatçı, seyirci, okur ve gelecekte sizden haberdar olacak herhangi birine sormak istediğiniz bir soru var mı?

Mutlu Güney: Hiç. Hiçlik. Hiçlik nedir diye sorarım.

Mete Karaoğlu: kavukperform’a konuk olduğunuz için çok teşekkür ederim. Son olarak Şuan ne oynuyorsunuz?

Mutlu Güney: Savaş ve Barış (Tolstoy) oynuyorum, İstanbul Şehir Tiyatroları'nda, üç buçuk saatlik uzun bir oyun. Herkes o kadar memnun ayrılıyor ki oyundan. Üç buçuk saatlik bir oyun seyircisi artık yoktur diye düşünürken baya iyi seyirciler çıktı ortaya, yurt dışında da çok beğenildi, tekrar gideceğiz.

27 Mayıs 2024, Yalova