NAZ ÇAĞLA IRMAK İLE TİYATRO
"Bir insanın gerçekten anlaşılmış hissetmesi için kaç hikayeye ihtiyacı vardır?"
TİYATRO
mete karaoğlu
5/11/20267 min read


Mete Karaoğlu: Sahne üzerinde geçen ya da geçecek yılları düşündüğünüzde neler hissediyorsunuz? Kendi oyunculuk pratiğinize ve tiyatro serüveninize dair nasıl bir öngörünüz var?
Naz Çağla Irmak: En sevdiğim yere adım atalı dokuz sene oldu, geçtiğimiz bu yılları düşündükçe ne çok şey öğrendiğimi ve oyuncu olarak sınırlarımın ne kadar genişlediğini gözlemliyorum. Ama en güzeli, hala her oyundan önce aynı heyecanı yaşamak, bu beni çok mutlu ediyor. Geçen zamana baktığımda yalnızca oyunculuk anlamında değil, insan olarak da dönüşmüş olduğumu görüyorum. Öngörüm ve dileğim ise yaşam boyu bunu sürdürebilmek. İnsanın kendini ait hissettiği, yaşadığını, anlaşıldığını ve yarattığını hissettiği yerde olmasının ne kadar kıymetli olduğunu biliyorum… Benim için bu hislerin toplamı sahnede olmakta.
Mete Karaoğlu: Türkiye’deki oyunculuk ekosistemini gözlemlediğinizde; sizin oyunculuk anlayışınızla örtüşen ya da taban tabana zıt olduğunu düşündüğünüz yaklaşımlar neler? Değişim ve dönüşümünüze ilham veren, “İşte, benim yolum bu!” dedirten olgulardan bahseder misiniz?
Naz Çağla Irmak: Son dönemde kolektif üretim biçimlerine çok ilgi duyuyorum. Özellikle devised tiyatro sahnenin yaşayan tarafını iyice görünür kılıyor. Oyuncular, tasarımcılar ve yönetmenlerin yani herkesin yaratım sürecine eşit ölçüde dahil olduğu, deneme yanılma yöntemi ile kolektif bir zihin oluşturulan üretim biçimleri bana hem çok heyecan verici, hem de ufuk açıcı geliyor. Böyle bir deneyimim olmadı ama bir gün böyle bir projede yer almak istiyorum. Bunun tam karşısında ise yalnızca görünürlük ya da ticari kaygıyla yapılan, seyirciyle gerçekten bir bağ kurma derdi olmayan işler duruyor sanırım. Kolaycılık, özensizlik ve popüler yüzler ile yalnızca para kazanmak için yapılan “tiyatromsu”lar. Zaten ömürleri uzun olmuyor çünkü seyirci artık neyin samimi, neyin yalnızca “üretilmiş” olduğunu çok hızlı anlıyor.
Mete Karaoğlu: Bir sanatçı olarak, içinde bulunduğumuz çağı değerlendirmeniz çok kıymetli. Neler söylemek istersiniz?
Naz Çağla Irmak: Hızlanan bir çağın içindeyiz ve bunun etkisini tiyatroda da hissediyoruz. Dikkat süremiz kısaldı, sabrımız azaldı, her şey çok hızlı tüketiliyor. Bazen bunun karşısında tiyatronun neredeyse “direnen” bir sanat olduğunu düşünüyorum. Çünkü tiyatro hâlâ aynı anda nefes alan insanlarla aynı mekanda bulunmayı, birlikte susmayı, birlikte beklemeyi gerektiriyor. Bazen sahnede “acaba dikkatleri dağılıyor mu?” diye sorarken buluyorum kendimi. Çünkü öyle çabuk dağılıyor ki artık bu dikkat dediğimiz şey, sadece bir oyuncu olarak değil, seyirci olarak da bu konuda kaygılanıyorum. Eskiden kolaylıkla izleyebildiğimiz 120 dakikalık oyunlar şimdi göz korkutmaya başlıyor. Hap gibi, küçük, derdini hızlı anlatan, seyirciyi yormayan şeylerin peşinde olduğumuzu fark ediyorum. Bunun geri dönüşünün olduğundan da şüpheliyim, yitirdiğimiz konsantrasyonumuzu geri alabilir miyiz bilmiyorum… Belki de tiyatronun önümüzdeki yıllardaki en büyük sınavlarından biri bu olacak.
Mete Karaoğlu: Tiyatro, bir oynayan ve bir izleyenle kendini gerçekleştirmeye başlar. Sahnede “izleniyor olma” hali, sizin oyunculuk dürtünüzü nasıl şekillendiriyor? Şimdiye kadar seyir yeriyle kurduğunuz bağda sizi şaşırtan neler oldu?
Naz Çağla Irmak: Tiyatro benim için biraz da “aynı anda var olma” sanatı. Seyircinin varlığı oyuncuyu her temsil yeniden dönüştürüyor. O yüzden hiçbir oyun birbirinin aynısı olmuyor. Bazen çok kalabalık bir salonda büyük bir enerji hissediyorsunuz, bazense küçücük bir seyirci grubuyla çok daha kırılgan ve yakın bir bağ kurulabiliyor. “Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri” oyunumuzu oynarken mesela, eğer ki az seyircim varsa başka bir varolma çabası vuku buluyor, topu hiç düşürmeme, 50, 100, 300 hiç fark etmez, tek bir kişi izliyor olsa bile ona en iyi oyunu izletme dürtüsü. Çok seyirci olduğundaysa yine aynı dürtü rengi aynı da tonu farklı sanki, üç yüz kişinin her birine tek kişiymişçesine ulaşma dürtüsü. Geçen sezon oyunumuzu “Metrohan” isimli bir mekanda oynuyorduk, Taksim’in orta yerinde, tarihi bir binada, anlattığımız 90’lar panoramasının kucağında, mekanla özdeş olarak, sanki Metrohan bir beşik, oyunumuz da küçük bir bebekmiş gibi hissettiriyordu bana. İçeri giren sokak sesleri, bazen polis arabası ışıkları, dağılan ses. Bence her mekan oyuncuya yeni bir deneyim getiriyor.
Mete Karaoğlu: Bu coğrafyadaki “yönetmenlik” üzerine biraz konuşalım. Sahne bilgisinin yeterli olmasını, yönetmenlik yapmak için kâfi gören bir yönelim söz konusu. Sizce reji, sahne deneyiminin doğal bir uzantısı mıdır, yoksa o deneyimden bağımsız başka bir entelektüel sancı mı gerektirir? Deneyim ve reji arasındaki bu bağ, tiyatromuz için besleyici mi yoksa kısıtlayıcı mı?
Naz Çağla Irmak: Bence reji yalnızca sahneyi bilmenin doğal bir uzantısı değil. Elbette sahne deneyimi çok kıymetli bir birikim sağlıyor ama yönetmenlik başka bir yerden de besleniyor; dünyaya bakıştan, düşünsel bir çerçeveden, ritim duygusundan, insan ilişkilerini okuma biçiminden… Yalnızca “sahneyi biliyorum” hissiyle yönetmenlik yapmanın bazen oyuncuyu da metni de sıkıştırabildiğini düşünüyorum. Ama öte yandan oyunculuktan gelen yönetmenlerin oyuncunun kırılganlığını daha iyi anlayabildiğini gördüm bugüne kadar olan deneyimlerimden. Sanırım mesele, deneyimi gerçekten dönüştürüp dönüştürememekte yatıyor. Oyuncu bir karaktere içerden bakarken, yönetmenin resmin tamamını görmesi gerekiyor, bu içten dışa yolculuk bence sahnede seyir zevkini yükseltebiliyor.
Mete Karaoğlu: Teknik donanımın ötesinde, bir oyuncunun sahnede gerçekten “var olabilmesi” için cebinde taşıması gereken en temel etmen sizce nedir?
Naz Çağla Irmak: Bir oyuncunun cebinde taşıması gereken en temel şeyin “hakiki bir merak” olduğunu düşünüyorum. Hayata, insana, acıya, neşeye karşı duyulan merak… Çünkü teknik öğreniliyor ama sahnede gerçekten yaşayan birini izlemek başka bir şey. Bir oyuncu kendini hâlâ şaşırtabiliyorsa, seyirciyi de şaşırtabiliyor bence.
II. Bölüm
Mete Karaoğlu: Hafızanızda yer eden, anlatmaktan keyif aldığınız bir sahne anını bizimle paylaşır mısınız?
Naz Çağla Irmak: Daha çok yeni yaşadım, “Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri” oynarken, oyunun yarısında tüm sistem kapandı, ne ışık var ve ne ses. Tek kişilik oyunum, daha tek kişilik olamazdı herhalde. Beynimde sekiz odacık açık, düşünüyorum ve bir yandan da hiç düşürmeden oynamaya devam ediyorum, ama nasıl yapacağım? Bir yere kadar idare edebilirim ama oyunun sonunda gelecek sese çok ihtiyacım var çünkü oyunun düğümünün çözülmesine yarayan ses o ses. Napacağım? Napacağım? Balkonda izleyen yazarımız Sema’ya bakıyorum, Sema çaresiz eliyle devam et işareti yapıyor, ışık masasına bakıyorum, Şevket bitir gibi bir işaret yapıyor. Nasıl bitireyim? Bitiremem. Sanıyorum o anlarda sahnede bin beş yüz kalori yakmışımdır. Sonra çok şükür ki sistem geri geldi ve son anda sesimiz de geldi. Ama inanın o ana kadar ömrümden ömür gitti. Seyirci hiç anlamamış, ne benim paniğimi ne de seslerin ve ışığın yokluğunu.
Mete Karaoğlu: İzlediğiniz an sizde bir kırılma yaratan, tiyatroya bakışınızı değiştiren o “tek” oyun hangisiydi?
Naz Çağla Irmak: Annemin oynadığı oyunlar haricinde ilk izlediğim oyun, Salome. Yaşımı tam olarak bilmiyorum ama çok küçüğüm, en azından şunu biliyorum ki “Salome” izlememem gereken bir yaştayım, oyunun sonunda adamın kafasının gümüş tepside servis edildiği bir oyun. Selam verilirken bir bakıyorlar ben hüngür hüngür ağlıyorum (oyunda ağlanacak hiçbir şey yokken). Annem soruyor, “a a kızım neden ağlıyorsun?”, “Anne” demişim, “Siz beni anlamıyorsunuz, ben burada değil, orada olmak istiyorum!” diye sahneyi gösteriyorum. Bu bakışımı değiştiren değil de, oluşturan o an olsa gerek.
Mete Karaoğlu: Okuduğunuzda zihninizde sahneler açan, sizi en çok etkileyen oyun metni hangisidir?
Naz Çağla Irmak: Okul hayatım boyunca Ariel Dorfman’ın Ölüm ve Kız’ını kırklarıma geldiğimde sahneye koymayı ve oynamayı hayal ettim. Böylesi bir intikam ve dönüşüm hikayesi beni çok etkilemişti. Bu bir numaram mı bilmiyorum ama sorar sormaz aklıma gelen bu oldu.
Mete Karaoğlu: Son olarak; hem kendinize sorduğunuz hem de çağdaşınız olan tüm sanatçılara, seyircilere ve gelecekte sizden haberdar olacak herkese bırakmak istediğiniz bir soru var mı?
Naz Çağla Irmak: Bir insanın gerçekten anlaşılmış hissetmesi için kaç hikayeye ihtiyacı vardır? Ve insan için en büyük ihtiyaç gerçekten anlaşılmak mıdır yoksa yalnız olmadığını hissetmek mi?








Naz Çağla Irmak'ın yer aldığı çalışmalar;
Tiyatro:
Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri
Gün Boyu Temaşa
Romeo ve Juliet
Westend – Batının Sonu
Timsah
Dizi:
2026-Taşacak Bu Deniz
2023 -2025 Hudutsuz Sevda
2024 Zamanın Kapıları
2022-2023 Sıfırıncı Gün
2022 Hakim
2021 Ayak İşleri
2020 Tövbeler Olsun
2015 - 2018 Kırgın Çiçekler
2000 - 2008 Bizim Evin Halleri
Sinema:
2023 Sen İnandır
2023 Demir Kadın : Neslican
2021 AOG : Amacı Olmayan Grup
2018 Çakallarla Dans 5..
Tiyatro Ödülleri
Westend - Batının Sonu / Üstün Akmen Tiyatro Ödülleri 2019-2022 "Yılın Umut Veren Kadın Oyuncusu"
