TİKTAK
Beklemek üzerine bir düşünce metni: sabır, zaman, çürüme ve umut arasında salınan bir bilinç hâli.
Dilan Özdemir
1/22/20263 min read



T İ K T A K
Beklemek üzerine düşünüyorum. Bir şeyleri beklerken. İnsan bir işin peşine uzun süre takılmadı mı hayatında ona ne büyük saatler feda ettiğini de anlayamıyor. Ben bazen beklemenin süsü olduğumu hissediyorum. Dünyaya gönderiliş amacım buymuş ve başkalarının hemencecik sonunu getirdiği işleri ben büyük çabalar sonucu aldığımdan dünyanın en şapşal minnettarıymışım gibi hissediyorum. Daha iyimser bir bakış buna sabır diyebilir. Sabır dediğiniz de taşı çatlatır, derim ben de.
Beklemenin en kutsal yanı nesnesini pişirmektir herhalde. -Nesnesini diyorum çünkü bekletmenin kendi öznedir bu ilişkide. Bekleyen nesne olmanın pasifliğini iliklerine kadar yaşayan değil mi? Daha başka bir ruh halimle beklemenin epey etken bir edim olduğunu da savunabilirim elbet.- Tohumun yeşermesi, gecenin günü bulması, ekmeğin mayalanması, donmuş suyun akışı, bebenin yürümesi beklemeyle olur elbet. Sonunda yapıtlar soluğunu keser insanın. Daldan fışkıran çiçek yapıttır. İlk ışık, ekmeğin evi belleyen buğusu, suyun özü, bebenin sarsak bedeni yapıtıdır dünyanın insanlığa. Kaç gün geçti, kaç ay, kaç yıl… Göze görünmez. Değdi her şeye, der insan.
Ama çürüme de ondan gelir, gelmez mi? Önce kararmalar, yumuşamalar sonra, dağılmalar, eğilip bükülmeler, tüylü bir grinin örtmesi nesneyi. İnsan küflendiğini bilir mi ya da buna denk bir şeyi hisseder mi kendinde? Vücudunda bunu bulduğu olur mu mesela? Gözlerimiz çok yol gözleyince yaşarır da küfe durduğundan mı? Ellerimiz tutunacak o şeyi beklerken çatlar, çizgileri kırılır da vaktin soğuğundan mı? Ne güzel işliyor oysa vakit kendince, ne heybetli. İki ibre arasında sıkışan bizmişiz, hevesimizmiş… Hiç mühim mi?
Bu işin en fenası bekleyenin yazdıkça tükenen bir kurşun kalem gibi yok olduğunu sanmasıdır. Onu tutan elin, yüzeyini kirlettiği kâğıdın, çıkan kömürlü tok sesin ayırdında olmadan, üstünde tepindiği masa ahşaptan mı camdan mı bilmeden, dışarıda bir dünya var mı, bir başkasını akıtabiliyor mu dilinin ucundan düşünmeden yalnız sona yaklaştığını duyumsayarak var olmasıdır. Ben de beklemeyi böyle yaşadım bir süre. Ve elbet geç kaldığım, çok geç kaldığım yanılgısına kapılarak.
Bu sabah Nazım’ın şiiri düştü aklıma: “Ben İçeri Düştüğümden Beri.” Vakte yazılmış en güzel şiirlerden biri. Her şeyin şairin uzağında nasıl büyüyüp serpildiğini ve onun çeperleri dışında bir dünyanın nasıl gürül gürül, doya doya akıp çağladığını anladığımız müthiş bir şiir. Ben zaten bir süredir aynı yerde bir ileri bir geri sallanan bir beşikte uyanık kalmaya zorlandığım için bu şiiri Genco Erkal’ın sesinden gözlerim dolarak dinledim tekrar. Ne var ki şu cümle içime bir kıvılcım saldı: “Fakat zeytin fidanları hâlâ fidan hâlâ çocuktur.” İnsanın yaşama geç kalmadığını, güneşin etrafında on kere dönse de dünya beklemenin belki zamanı emmek olduğunu; boynuna, bileklerine sürünmek olduğunu ve onu özümsemek onu kabul etmek olduğunu anlatan bu bağışlayıcı cümleye günümü borçluyum. Beni, beklerken körelen ümidimi tekrar işlemeye ikna ettiği için. Hane halkı bilmediği bir sokakta, görmediği bir evde oturuyorken bile “gayrısı, mesela benim on sene yatmam, laf’ı güzaf” diyebiliyorsa şair, ben de ellerimden tutan zamanın beni engellediğine değil eşlikçisi bellediğine inanabilirim.
