ÜZEYİR KARAHASANOĞLU
"Yazarın yazma eylemini sevmekten vazgeçtiği gün kâtipliği başlar.”
ÖYKÜ & KURMACA
mete karaoğlu
6/11/20267 min read


Mete Karaoğlu: Metinle geçen ya da geçecek yılları düşündüğünüzde zihninizde nasıl bir imge canlanıyor? Kendi yazınsal serüveninizi ve kelimelerle kurduğunuz mesaiyi nerede ve nasıl bir üslup evriminde görüyorsunuz? Günümüz edebiyat dünyasını ve öykücülük anlayışlarını gözlemlediğinizde; sizin anlatı dünyanızla yakınlık bulduğunuz ya da mesafeli durduğunuz yaklaşımlar neler? Yazma pratiğinizde “kendi sesinizi” bulduğunuzu hissettiren o eşik noktası neydi?
Üzeyir Karahasanoğlu: Kendimi bildim bileli kalemle aram iyidir. Üç yaşımda okuma yazmayı kendi kendime öğrenmişim. Birinci sınıftayken öğretmenim ödüllendirmek için kantine götürüp, “Ne istersen alacağım,” deyince kalem istemişim.
Okumaya, yazmaya meyliniz varsa ve bunu geliştirecek o küçük olanakları bulursanız, bir de hayal dünyanız sınırsızsa edebi serüveniniz çocuklukta başlıyor. Annemin anlattığı efsanelere kulak kabartır, beğendiğim şarkıların sözlerini defterlere geçirir, kendimce şiirler, şarkılar yazardım. Şiirlerin şarkıların ritimli olmasına gayret ederdim. Zaten uzun süre şiir yazdım. Fakülte yıllarında hâlâ sürüyordu şiirlerim. Yayınlamdı da bir kısmı ama gerçek şiiri tanıyınca yazdıklarımın şiir değil, ritimli hikâye parçacıkları olduğunu anladım. O aydınlanmadan sonra şiir asil bir tür olarak hep başucumda oldu ama elimdeki kalem, artık hikâye ve roman aşkıyla yanıyordu.
Tabii her yazarın anlatmaya heves ettiği konular varmış. Sonradan öğrendim ben de. Bir söyleşide, “Ben vefadan ibaretim,” diye bir cümle kullanmıştım, sonra o cümle söyleşinin başlığına tutunmuş. Doğrudur, vefadan ibaret görürüm kendimi. Anlattığım, anlatmayı arzuladığım şeyler hep böyle. Söz gelimi Geçmişi Beklemek’in ilk öyküsü Zamansız’ı yazmasaydım Sennur Sezer Emek ve Direniş Öykü Ödülü’ne katılmayacaktım. Bir ay kadar bir sürede, o güne değin yazdığım en uzun ve en hızlı öyküyü yazınca yarışmaya yollamıştım. Kitabın merkez öyküsüydü Zamansız. Ruhuydu. İnsanın bozulmadan, özünü ve dünyasını kaybetmeden de değişebileceğini anlatıyordu.
Gece Hep Gece’ye bir Kuvayı Milliye romanı yazma düşüncesiyle oturdum ama yolda bambaşka bir serüvenin içine düştüm. Karada verilen mücadelenin defaatle işlenmesinden dolayı Karadeniz’de verilen mücadeleyi; Rus limanlarıyla Trabzon, Samsun, İnebolu, Zonguldak, Ereğli limanları arasında mekik dokuyan çatanaların, takaların, balıkçı teknelerinin hikâyesini anlatacakken İstanbul’a sığınan Beyaz Ordu taraftarlarının hikâyeleriyle sarsıldım. Rüyalarıma değin giren karakterlerim beni yönlendirince ortaya bir Mütareke Dönemi romanı çıktı. Kurtuluş Savaşı ve mücadele gene vardı ama aynı dönemi işleyen romanların aksine olaylara, kişilere resmi kalıpların dışından bakıyordu. Evet, insana odaklandım ben, filanca devletin, filanca milletin tarihine değil. Bu sayede sıra dışı bir dönem romanı çıktı ortaya.
Dünya Bir Rüzgâr’da bir korsan hikâyesiyle 17. yüzyılın sonlarını, bir ferrâş hikâyesiyle Alaeddin Keykubat dönemini, bir âşığın feryadıyla II. Abdülhamit’in son demlerini işledim.
Sözün özü zaman, hep etrafında dolanıp da bir türlü tutamadığım bir hayal benim için. Hayallerinin peşinde koşan bir insan için uygun bir kaynak, gerektiğinde dayanak, hiç tükenmeyen bir sorun, bazen girdap, haliyle sıvaşan bir huzursuzluk hissi ama ne olursa olsun, kendi sesimi duyduğum yer bence.
Zamanı tarihsel boyutlarıyla bu denli irdeleyen, dili önceleyen, ritimli kullanmaya çalışan, bunu anlatma zamanına göre kurgulayan başka bir öykücü bilmiyorum edebiyatımızda. Tüm bunlar, Üzeyir Karahasanoğlu’nu belki özel, belki garip fakat kesinlikle farklı bir yere koymuyor mu?
Mete Karaoğlu: Bir yazar olarak, içinde bulunduğumuz çağı değerlendirmeniz çok kıymetli. Neler söylemek istersiniz?
Üzeyir Karahasanoğlu: Çağımız kirli, çağımız pis. İşleyeceğimiz konu ne olursa olsun çağımızı anlatırken bu kirlenmişliği bir şekilde vermeli. Gelgelelim edebiyat hastır benim için. İnsanın hayal dünyasını, düşünce dünyasını zenginleştirmeli. Beni değiştirmesinden biliyorum. Dolayısıyla edebiyata bakışım da dünyaya bakışımla koşuttur. Her türlü ucuzluğa, basitliğe, olumsuzluğa, hatta şeytanca düşmanlıklara karşın Metin Altıok’un “Şiir insanları sevmeye yarar!” cümlesinden yanayım. Evet, edebiyat insanları sevmeye yarar.
Mete Karaoğlu: Zihninizdeki o hayali okur, yazma dürtünüzü nasıl şekillendiriyor? Yazarken, o görünmez "okur" figürü masanızda ne kadar yer kaplıyor?
Üzeyir Karahasanoğlu: Zor beğenen bir okurum. Kötüye, vasata acımam. Çünkü en başta kendime acımam. Okuya okuya, yaza yaza geldiğim bir nokta burası. Yazdığım karalamaları geliştirip bir öykü kıvamına getirdiğimde demlenmeye bırakırım. Uzun süre tahammül edemem zaten o ham hallerine! Bu demlenme, istisnalar dışında epey sürer. Yeniden elime almamla günlerce çalışırım. Elli defa üstünden geçerim yazdıklarımın. Bir yerden sonra yine tahammülüm kalmayınca, “bekleme odası”na alırım. Bu sırada da belirsiz bir zaman geçer. Başka metinler üzerinde çalışır, o metinden iyice uzaklaşırım. Nihayetinde bekleme odasının kalabalığında önüme çıkarsa yeniden yeniden okurum. İçime sinmezse gerisin geri döndürürüm ama yakıştırırsam kendime, bir yerlerde sınansın isterim. Dergilere yollarım. Oraların seçici kurullarını geçerse alırım öykü dünyama. Tabii bu, “Her yayımlanmış öykü kitaba alınır,” diye düşündürmesin. Neticede “okur ben” ile “yazar ben” fikir birliğine varmadan olmaz.
Mete Karaoğlu: Sizce iyi bir öykü, yazarın yaşam deneyiminin doğal bir uzantısı mıdır yoksa o deneyimi aşan ve bağımsız bir entelektüel sancı gerektiren bir yapı söküm süreci mi?
Üzeyir Karahasanoğlu: İkisi de olur. Hikâyenin doğduğu yer elbette yazara özeldir. Anlatmazsa bilinemeyecek ayrıntılarda bile saklı kalabilir esini. Çünkü o küçücük şeyler, inşa başladıktan sonra bambaşka yerlere dönüşebilir. Neticede en planlı taslağı dahi değiştirebilir yazar. Söz gelimi şarkıları, türküleri, geleneksel formları çok kullanırım ben. Cem Karaca’nın bir şarkısında, “Bugün çok gençsin yavrum…” demesinden, Dürüye’nin Güğümleri’ndeki “alaylar, kalaylar, eller, haller”den, bir ramazan davulcusunun söylediği maninden çıkarabilirim hikâyeyi. Neticede bunların hepsi başka başka değil mi? Ne yaşadıklarıma ne de entelektüel süreçlerime körü körüne bağlılar.
Kontrole inanırım. Evet, kontrol iyidir yazıda ama şu vakte değin en keyifle yazdığım metinler kontrolümün dışına sürüklendiğim, sürprizlerle afalladığım süreçlerin sonucudur. Yetenek dediğimiz tasma tanımayan bir hâl belki bu! Dolayısıyla ikisi de olur, ikisini aşarsa daha güzel olur.
Mete Karaoğlu: Kurgunun ve dil işçiliğinin ötesinde metni diri tutan; yazarın cebinde taşıması gereken en temel töz sizce nedir?
Üzeyir Karahasanoğlu: Yazma hevesinin sürmesi. Heves olmadan yazılır mı? Hadi yazılsın diyelim; kurur onlar, filizlenmez, filizlenirse çiçeklenmez, çiçeklenirse serpilmez.
Yazarın yazma eylemini sevmekten vazgeçtiği gün kâtipliği başlar.
Yazar; tutkuyla yazacak, yazdıklarına kuyumcu titizliğiyle eğilecek, kendi edebiyatının gücü için kendine acımasız davranmayı hiç unutmayacaktır.
II. Bölüm
Mete Karaoğlu: Yazma serüveninizde belleğinizde yer eden, sizi ilk kez “kelimelerin büyüsüyle” tanıştıran veya sizi yazmaya ait hissettiren o anı/imgeyi bizimle paylaşır mısınız?
Üzeyir Karahasanoğlu: Fakültenin ikinci senesinde duvarda bir yarışma afişi gördüm. Üniversitenin öykü yarışmasıydı. O günlerde kötü şiirler yazdığımı fark edip kalemi bırakmayı düşünür, bu yılgın hallerime çare ararken o afiş dürttü beni. Oturdum bir öykü yazdım, dereceye girdim. Harika bir kokteylde Rektör verdi ödülümü, kıymetli hazirun alkışladı beni. Dersime giren hocalarım beklentilerini dile getirdi. Özellikle Prof. Dr. Hasan Özdemir’in sözleri… Hâlâ hatırımdadır. Belki de onun esiniyle gelenekselden, zamandan besleniyorumdur.
Mete Karaoğlu: Okuduğunuz an dünyanızı sarsan, edebiyata veya hayata bakışınızı geri dönülemez şekilde değiştiren o kitap veya yazar hangisiydi?
Üzeyir Karahasanoğlu: İlkokulun beşinci sınıfını unutamam. Kıbrıs’ta köyden bir tık büyük bir yerde yaşıyoruz. Ara tatil için sınıf kütüphanesinden bir sürü kitap almışım ve hepsini okuyup hem sınıf birincisi olacağım hem de harika vakit geçireceğim! Alexandre Dumas’ın Siyah Lale’sinden aldığım muazzam hazzın seviyesine ömrüm boyunca çıkamadım. Lisede Jhon Steinbeck’in Altın Kupa’sını, Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’ni de büyük keyifle okudum. Bu kitapları dönüp dönüp okudum ama bir daha oralara varamadım. Evet, iyi kitaplardı ama o büyülenme anı, o esriklik bir daha gelmedi. Ondan sonra da çok iyi metinler okudum ama içinde bulunduğum anın ruhuna uyan metinlere nadiren denk gelebildim. Olsun, tüm bu kitapların bana tesiri; okumanın tarifsiz hazzıyla, hayal dünyamın hudutsuzluğuyla tanışmamı sağlamalarıydı. Bugünkü estetik anlayışımı belirleyen ve haliyle yazmamı sağlayan kendi kendime oluşturduğum kökler oldular.
Mete Karaoğlu: Son olarak; hem kendinize sorduğunuz hem de çağdaşınız olan yazarlara, okurlara ve gelecekte sizin metinlerinizle karşılaşacak okurlara bırakmak istediğiniz bir soru var mı?
Üzeyir Karahasanoğlu: Kurgusuyla, konu alanıyla, dil işçiliğiyle karakteristik bir edebiyatım var. Haliyle bir yerde imzasız bir cümlemi okuyup, “Bu bir Üzeyir Karahasanoğlu cümlesi değil mi?” demelerini arzuluyorum.
KİTAPLARI
